Forum Mesajları

Vehbi Akşit
26 Şub 2022
In Kandiller-Mirac Gecesi
0
0
7
Vehbi Akşit
20 Şub 2022
In RAMAZAN
Tefsirli Mukabele Murat Padak 30 Cüz Özeti Rıfat Oral Cüz Cüz Kur'an Üsküdar Valide-i Cedit Cami Cüz Cüz Kur'an Tefsiri Cüzlerden seçilen ayetler Cüzlerden seçilen ayetlerin üzerine tıkladığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an Yolu Tefsirindeki ayetlerin tefsirlerine ulaşabilirsiniz. Mesela Bakara Suresi 1-5 ayetlerine tıkladığınız zaman önce birinci ayet çıkar, daha sonra sitede ilerleyerek 2, 3, 4 ve 5. ayetlere ve tefsirlerine ulaşabilirsiniz. Bu çalışma Prof.Dr. Bünyamin ERUL Hocamız tarafından hazırlanmıştır. Ramazan ayında mukabele okurken ayetler geldiğinde tefsirinden veya mealinden okumak için listede yer alan Sure ve ayetlere linkler tarafımdan verilmiştir. verilmiştir. Ramazan ayında Mukabele okurken Kur'an-ı Kerim'i en iyi şekilde anlamak için ayetlere ulaşım kolaylaştırılmıştır. Artık bahaneniz kalmasın. Kur'an'ı bu sene baştan sona mealinden okuyalım inşallah. (Vehbi AKŞİT İstanbul Çekmeköy Müftüsü) 1. CÜZ 1. Fatiha Suresi Fâtiha 1-7 (Rab, hamd, iman, dua) 2. Bakara Suresi Bakara 1-5 (Kitab, müttakiler, müminler) Bakara 11-20 (Münafıklar ve durumları) Bakara 30-38 (Hz. Adem, melekler, iblis, tövbe) Bakara 110 (Namaz, zekat, ameller ve ecri) 2.CÜZ Bakara 152-157 (Zikir, sabır, şehitlik, imtihan) Bakara 172-173 (Rızk, yenilmesi haram olanlar) Bakara 177-179 (Müttakiler, kısas, diyet) Bakara 183-188 (Oruç, dua, haksız kazanç) Bakara 195 (Allah yolunda infak) Bakara 197-201 (Hac ibadeti, dua) Bakara 233 (Bebekleri emzirme süresi) Bakara 238 (Namazın muhafazası) 3. CÜZ Bakara 254 (Allah yolunda infak) Bakara 261-274 (Allah yolunda infak) Bakara 275-281 (Riba, sadaka) Bakara 284-286 (Âmene’r-Rasûlü, iman, dua) 3. Âl-i İmran Suresi Âl-i İmrân 31-32 (Hz. Peygamber’e uyma) Âl-i İmrân 85-91 (İslam, iman, küfür) 4. CÜZ Âl-i İmrân 92 (Allah yolunda infak) Âl-i İmrân 97 (Kabe, Makam-ı İbrahim) Âl-i İmrân 103-108 (Ümmet bilinci, kıyamet) Âl-i İmrân 110, 114 (Vasat ümmetin özellikleri) Âl-i İmrân 130-136 (Riba, muhsin, muttaki kul) Âl-i İmrân 159, 164 (Hz. Peygamber ve misyonu) Âl-i İmrân 185-186 (Ölüm, imtihan dünyası) 4. Nisa Suresi Nisâ 17-19 (Tövbe, hanım hakları) 5. CÜZ Nisâ 29-31 (Büyük günahlar) Nisâ 36-40 (İhsan, cimrilik, ilahî adalet) Nisâ 58-59 (Emanet, adalet, itaat) Nisâ 65, 69 (Hz. Peygamber’e itaat) Nisâ 78-79 (Ecel gerçeği, iyilik-kötülük) Nisâ 86 (Selamlaşmak) Nisâ 110-112 (Kötülük, tövbe, iftira) Nisâ 135-147 (Adalet, münafıklar) 6. CÜZ 5. Maide Suresi Mâide 8-9 (Adalet, salih amel) Mâide 27-31 (Habil-Kabil, nefis) Mâide 35 (Allah’a yaklaşma çabası) Mâide 54-56 (Allah ve Rasul’e itaat) Mâide 82 (Müslümanlar ve öteki) 7. CÜZ Mâide 87-93 (Helal rızık, yemin, içki-kumar) Mâide 116-118 (Hz. İsa ve duası) 6. En'âm Suresi En’âm 40-43 (Musibetler ve duan›n önemi) En’âm 46 (İnsanın acziyeti) En’âm 60-65 (Allah’ın kudret delilleri) En’âm 74-80 (Hz. İbrahim ve tevhid) En’âm 95-99 (Allah’ın yeryüzündeki ayetleri) 8. CÜZ En’âm 151-153 (Haramlar, yetim malı, adalet) En’âm 160-165 (İyiliğin mükafatı, vahdet, imtihan) 7. A'râf Suresi A’râf 11-27 (Şeytan, Hz. Adem ve tövbe) A’râf 31-32 (Mescitler için giyinme) A’râf 44-50 (Cennetliklerle cehennemdekiler) A’râf 59-95 (Hz. Nuh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb) 9. CÜZ A’râf 156-158 (Rahmet-azap, Hz. Peygamber) A’râf 169-170 (Kur’an’a sarılanlar) A’râf 179-180 (Cehennemlikler, Esma-i Hüsnâ) A’râf 199-201 (Takva sahipleri, fleytanın vesvesi) A’râf 204-205 (Kur’an dinleme ve okuma) 8. Enfâl Suresi Enfâl 20-25 (İtaat, umumî fitne) Enfâl 27-29 (İhanet, imtihan, emanet) 10. CÜZ Enfâl 46 (Allah-Rasul’e itaat, çekişmeme) 9. Tevbe Suresi Tevbe 17-20 (Mescitler, müminler-müşrikler) Tevbe 23-26 (İnanç ve dostluk, Allah’ın yardımı) Tevbe 34-35 (Malın hakkını vermemek ve cezası ) Tevbe 40 (Sevr Mağarası’nda hicret yolcuları) Tevbe 60-61 (Zekat, Rasul’ü incitenler) Tevbe 67-68 (Münafıkların özellikleri) Tevbe 71-72 (Müminlerin özellikleri) 11. CÜZ Tevbe 100-106 (Sahabenin fazileti) Tevbe 112 (Mü’minlerin özellikleri) Tevbe 128 (Rasul’ün müminlere düşkünlüğü) 10. Yunus Suresi Yunus 11-12 (Darlıkta dua, sonrasında nankörlük) Yunus 57 (Kur’an’ın misyonu) Yunus 62-64 (Allah’ın dostları) Yunus 104-109 (Hayr ve şerrin verilmesi) 12. CÜZ 11. Hûd Suresi Hûd 15-16 (Dünya ve ahiret) Hûd 25-34 (Hz. Nuh) Hûd 61-66 (Hz. Salih) Hûd 84-94 (Hz. Şuayb) Hûd 114-115 (Namaz, iyilik-kötülük) 12. Yusuf Suresi Yusuf 21-33 (Hz. Yusuf, iffet) 13. CÜZ 13. Ra'd Suresi Ra’d 11 (Toplumsal değişim) Ra’d 19-28 (Mü’min-kafir farkı, zikir) 14. İbrahim Suresi İbrahim 21-23 (Şeytanın savunması ve günahkârlar) İbrahim 24-27 (Güzel ve çirkin söz) İbrahim 31 (En yararlı ameller) İbrahim 35-41 (Hz. İbrahim’in duası) 14. CÜZ 15. Hicr Suresi Hicr 28-50 (Hz. Adem, Şeytan, müttekîler) 16. Nahl Suresi Nahl 28-34 (Mü’min ve kafirin akıbeti) Nahl 58-59 (Cahiliyye ve kız çocukları) Nahl 78-83 (Allah’ın verdiği nimetler) Nahl 125-128 (Tebliğ metodları, cezada insaf) 15. CÜZ 17. İsrâ Suresi İsrâ 1 (İsrâ, Mescid-i Aksâ) İsrâ 9-10 (Kur’an’ın misyonu) İsrâ 13-15 (Amel defteri: Oku kitabını!) İsrâ 23-39 (İlahi öğretiler, emir ve yasaklar) İsrâ 64-65 (Şeytanın ortakları) İsrâ 71-72 (Kitabı sağdan verilenler) İsrâ 78-84 (Namaz, teheccüd, Kur’an) 18. Kehf Suresi Kehf 13-27 (Ashab-ı Kehf) Kehf 46-49 (Mücrimlerin amel defterleri) Kehf 60-82 (Hz. Musa ve genç) 16. CÜZ Kehf 103-108 (Amelleri boşa çıkanlar) 19. Meryem Suresi Meryem 59-63 (Sonra gelen nesillerin durumu) 20. Tâhâ Suresi Tâhâ 53-54 (Kainattaki nimetler) Tâhâ 116-123 (Hz. Adem-İblis, tövbe) Tâhâ 124-126 (Allah’ın zikrinden yüz çevirme) Tâhâ 132 (Ailene namazı emret!) 17. CÜZ 21. Enbiyâ Suresi Enbiyâ 22 (Tevhid ve kainattaki düzen) Enbiyâ 34-35 (İnsanın ölümcüllüğü ve sınama) 22. Hac Suresi Hac 1-5 (Kıyamet, yaratılış, diriliş) Hac 27-33 (Hacc, müşrik, hanifler) Hac 36-37 (Hac kurbanları) Hac 77-78 (Cihad, şahit ve örnek ümmet) 18. CÜZ 23. Mü'minûn Suresi Mü’minûn 1-11-14 (Mü’minler, yaratılış) Mü’minûn 99-101, 105-111 (Kıyamet günü, inkar edenler) 24. Nûr Suresi Nûr 21 (Şeytana uymayın!) Nûr 23-25 (Zina iftirası) Nûr 32-33 (Bekarların evlendirilmesi) Nûr 36-38 (Zikir, ibadet, rızık) 19. CÜZ 25. Furkan Suresi Furkân 27-30 (Kıyamette zalimin hali) Furkân 63-77 (Rahman’ın has kulları) 26. Şuarâ Suresi Şuarâ 80-89 (Yaratıcı, Hz. İbrahim’in duası) Şuarâ 181-184 (Ticaret ahlakı) 27. Neml Suresi Neml 1-5 (Kur’an, müminler, kafirler) Neml 17-30 (Hz. Süleyman’ın duası) 20. CÜZ 28. Kasas Suresi Kasas 49-51, 52-55 (Vahy karşısında müminler) Kasas 71-73 (Gece-gündüz nimetleri) 29. Ankebût Suresi Ankebût 2-6 (İmtihanı kazanabilmek) Ankebût 7-10 (İnanların özellikleri) Ankebût 19-20 (Yaratılış ve ibret alma) Ankebût 41 (Allah’tan başka dost edinme) 21. CÜZ Ankebût 60-63 (Rızıkları veren Razzâk) Ankebût 69 (Allah için mücahade) 30. Rûm Suresi Rûm 21-24 (Allah’ın varlığının delilleri) Rûm 33-38 (İnsanların sınanması) Rûm 41 (Dünyanın ifsadı ve insan) 31. Lokman Suresi Lokman 12- 13 (Hz. Lokman’ın öğütleri) Lokman 14-15 (Hz. Lokman'ın öğütleri) Lokman 16-19 (Hz. Lokman'ın öğütleri) 32. Secde Suresi 22. CÜZ 33. Ahzab Suresi Ahzâb 35-36 (Müslümanların özellikleri) Ahzâb 45-47 (Hz. Peygamber’in görevleri) Ahzâb 56 (Hz. Peygamber’e salavât) Ahzâb 66-71 (Kıyametteki pişmanlık) Ahzâb 72-73 (Sorumluluk) 34. Sebe' Suresi Sebe’ 37-39 (Huzura yaklaştıracak değerler) 35. Fâtır Suresi Fâtır 5-8 (Aldatıcı dünya ve şeytan) Fâtır 18 (Bireysel sorumluluk) Fâtır 27-28 (Allah’tan korkanlar) Fâtır 29-30 (Allah'tan korkanlar, namaz kılanlar) Fâtır 36-37 (Kıyametteki pişmanlık) Fâtır 42-45 (İlahi cezaların ertelenmesi) 23. CÜZ Yâsin Suresi Yâsin 33-36 (Kainattaki deliller) Yâsin 37 (Kainattaki deliller) Yâsin 38-40 (Kainattaki deliller) Yâsin 55-58 (Cennetlikler, mücrimler) Yâsin 60-67 (Cennetlikler, mücrimler) 37. Saffat Suresi Saffat 27-34 (Liderler ve onlara uyanlar) Saffat 94-100 (Hz. İbrahim'in ateşe atılması) Saffât 101-103 (Hz. İbrahim, kurban İsmail) Saffât 104-111 (Hz. İbrahim, Kurban, İsmail) 38. Sad Suresi Sad 27-29 (Yaratılış, iman, Kur’an) 39. Zümer Suresi Zümer 17-18 (Sözü dinleyen ve iyisine uyanlar) Zümer 21-22 23 (Allah’ın zikri ve Kur’an) 24. CÜZ Zümer 36-38 (Allah ne güzel vekildir) Zümer 49-52 (Kibir ve cezası) Zümer 53-61 (İlahi rahmetin genişliği) 40. Mü'min Suresi Mü’min 67-68 (Yaratılış evreleri) Mü’min 79-82 (Verilen nimetler) 41. Fussilet Suresi Fussilet 33-36 (İyilik-kötülük ve korunma) 25. CÜZ Fussilet 49-51 (Nimetler ve nankörlük) 42. Şûrâ Suresi Şûrâ 14-15 (İhtilaf ve istikamet) Şûrâ 19-20 (Dünya ve ahiret nasibi) Şûrâ 27 (Bol rızık azdırabilir) Şûrâ 36-39 (Mü’minlerin vasıfları) 43. Zuhruf Suresi Zuhruf 36-38, 39 (Şeytan ve arkadaşları) Zuhruf 67-73 (Dostlar ve cennetler) 26. CÜZ 46. Ahkâf Suresi Ahkâf 15-16 (Anne-baba hakkı) Ahkâf 17-18 (Anne-baba hakkı) Ahkâf 29-31 (Mü’min cinler) 47. Muhammed Suresi Muhammed 14-15 (Cennet çeşitleri) Muhammed 38 (Cimrilik) 48. Fetih Suresi Fetih 1-7 (Fetih ve Hz. Peygamber) Fetih 8-10 (Hz. Peygamber’e uyma) Fetih 17 (Engelliler ve yükümlülük) Fetih 18-19 (Biat eden mü’minler) Fetih 29 (Hz. Peygamber ve sahabe) 49. Hucurât Suresi Hucurât 1, 2, 3 (Hz. Peygamber’e saygı) Hucurât 9-10 (Arayı bulma, kardeşlik) Hucurât 11-12 (Alay etme, zann, gıybet) 50. Kâf Suresi Kâf 16-35 (Şah damarından daha yakın!) Kâf 17-18 (Kirâmen Katibîn) 51. Zâriyat Suresi Zâriyât 15-19 (Müttakilerin özellikleri) Zâriyât 24-37 (Hz. İbrahim ve melekler) 27. CÜZ Zâriyât 56-58 (Öğüt, kulluk) 52. Tûr Suresi Tûr 29-49 (Sabır, hamd, tesbih) 53. Necm Suresi Necm 36-54 (Bireysel sorumluluk ve ecir) 54. Kamer Suresi Kamer 9-17 (Hz. Nuh ve tufan) 55. Rahmân Suresi Rahmân 5-13 (Ölçü, tartı, mizan) Rahmân 60 (İyiliğin bedeli iyiliktir) 56. Vâkıa Suresi Vâkıa 75-80 (Kur’an ve temizlik) 57. Hadîd Suresi Hadîd 12-15 (Mü’minler ve münafıklar) Hadîd 16 (Zikir, kalbin ürpermesi) Hadîd 18-19 (Sıddîkler ve özellikleri) Hadîd 20-24 (Dünya hayatı ve değeri) 28. CÜZ 58. Mücâdele Suresi Mücâdele 14-22 (Gerçek mü’minler) 59. Haşr Suresi Haşr 6-10 (Ensar) Haşr 22-24 (Esmâ-i Hüsnâ) 60. Mümtehine Suresi Mümtehine 12 (Biat maddeleri) 61. Saff Suresi Saff 2-3 (Yapmayacağın şeyi söyleme!) Saff 10-14 (Kârlı ticaret yolları) 62. Cuma Suresi Cuma 5-8 (Kitap’la amel etmeyenler) Cuma 9-11 (Cuma namazı) 63. Münâfikûn Suresi Münâfikûn 1-8 (Münafıkların özellikleri) Münâfikûn 9-11 (İmtahan ve vaktinde infak) 64. Tegabun Suresi Teğabun 14-18 (İmtihan ve infak) 65. Talak Suresi Talak 1-7 (Nafakada ölçü) 66. Tahrim Suresi Tahrîm 6 (Ateşten korunmak) Tahrîm 8 (Samimi tövbe) Tahrîm 10-12 (Olumlu ve olumsuz hanımlar) 29. CÜZ 67. Mülk Suresi Mülk 1-5 (Hükümdarlık, ölüm ve hayat, kainatın kusursuzluğu) Mülk 30 (Su nimeti) 68. Kalem Suresi Kalem 1-7 (Hz. Peygamber) 69. Hakka Suresi Hâkka 13-18 (Hesap günü mü’min ve kafir) Hâkka 30-37 (Ateşe atılanların özellikleri) 70. Meâric Suresi Meâric 11-35 (Günahkarlar ve Mü’minler) 71. Nûh Suresi Nûh 1-22 (Hz. Nuh’un davet yöntemleri) Nûh 28 (Hz. Nuh’un duası) 73. Müzzemmil Suresi Müzzemmil 5-7, 8-10 (Gece ibadeti ve kıraati) Müzzemmil 20 (Gece namazı, infak) 74. Müddessir Suresi Müddessir 38-48 (Cehenneme sevk eden fiiller) 76. İnsan Suresi İnsan 1-2, 3, 4-6 (İnsan ve özgür iradesi) 30. CÜZ Abese 1-10, 11-12 (Hz. Peygamber ve a’ma) Mutaffifîn 1-6 (Ölçü ve tartıda hile yapmak) A’lâ 9-15 (Öğüt verilmeli) Ğaşiye 17 18 19 20-21-24 (Etrafa ibret nazarıyla bakmak) Fecr 15-20 (Mal ile imtihan, yoksulu doyurma) Fecr 27-30 (Huzura ermiş nefis) Beled 8-16 17 18 (Sabrı ve merhameti tavsiye, infak) İhşirâh 1-4- 5-8 (Göğsün genişletilmesi, kolaylık) Beyyine 1-3, 6-8 (İnkar edenler-Mü’minler) Kadir 1-3, 4-5 (Kadir gecesi) Zilzâl 7-8 (Hesap günü) Tekâsür 1-5, 6-8 (Çoklukla övünmek) Hümeze 1-3, 4-9 (mal toplayan, insanları çekiştiren) Mâûn 1-3, 4-7 (Namazı ciddiye almama) İhlâs 1 2 3 4 (Tevhid) Felak 1 2 3 4 5 (Kötülüklerden Allah’a sığınma) Nâs 1-6 (Vesveseden Allah’a sığınma) “Mukabele”yi anlamak ya da “anlamlı” kılmak Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in indirildiği ramazan ayı, “Kur’an Ayı” olarak bilinmektedir. Zira Rabbimiz “Ramazan ayı ki, Kur’an insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak onda indirildi...” buyurmaktadır. (Bakara, 185) Aslında, cahiliye döneminde bilinen ve kullanılan on iki aydan birisiydi ramazan ayı. Kur’an’da “Haram Aylar” diye anılan ve Araplarca hürmet edilen, kan dökülmesi ve savaşılması yasak olan dört haram ayın (Zilkade, zilhicce, muharrem ve receb) belli bir ayrıcalığı var idiyse de (Bakara, 197.), Ramazan ayının böyle bir özelliği yoktu. Onu değerli ve ayrıcalıklı kılan, insanlığa gönderilen son rehber kitabın bu ayda indirilmesi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin bu ayda olması, temel ibadetlerden olan oruç farizasının bu ayda tutulması, teravih, mukabele, itikaf, iftar, sahur ve fıtır sadakası gibi en önemli sünnetlerin hep bu ayda yaşanmasıydı. Nasıl “Şerefü’l-mekan bi’l-mekîn” yani, bir mekâna şeref veren, orada yaşayan şerefli kimseler ise, aynı durum, zaman için de söz konusuydu. Son Peygamber (s.a.s.) Medine’ye teşrifiyle orayı nasıl “Medine-i Münevvere” yaptıysa, son kitap olan Kur’an’ın bu ayda inmesi de, sıradan bir ay olan ramazanı “Şehr-i Mübarek” yapmıştı. On iki ay içinde, Kur’an-ı Kerim’de adı anılan tek aydır ramazan ayı. Yüce Allah sadece onu anmakla kalmamış, yukarıdaki ayetlerde onu aynı zamanda planlamıştır. İşte bütün bu ayrıcalıkları sebebiyle bizim kültürümüzde bu ay, “On bir ayın sultanı” olarak kabul görmüştür. Allah Rasulü (s.a.s.) ramazan gün ve gecelerinde, bol bol Kur’an okur, hayır ve hasenatta bulunurdu. Cibril (a.s.), ramazan sonuna kadar her gece gelir ve Hz. Peygamber (s.a.s.) O’na Kur’an okuyup dinletirdi. (Buhârî, Savm, 7.) Ramazan gecelerini ihya eder, saatlerce sürecek şekilde teravih veya teheccüt namazları kılar, ashabını da buna teşvik ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 5.) Ramazanın son on gününe, ayrı bir önem verir, Mescid-i saadette itikafa girer, ibadet ve taatle meşgul olurlardı. Peygamberimizin bu uygulaması, vefat edinceye kadar devam etmiştir. Her yıl on gün itikafa girerken, vefat ettikleri yıl itikafları yirmi gün sürmüş; o yılki ramazanda Cibrîl (a.s.)’e Kur’an-ı Kerim’i iki defa arz etmişti. (İbn Mâce, Sıyâm, 58.) Genç sahabilerden İbn Abbas, Rahmet Elçisi’nin ramazan ayında Kur’an ile olan sıkı ilişkisini çarpıcı bir dille tasvir eder. Onun anlattığına göre “Allah Rasulü, insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman ise, Cibril (a.s.) ile Kur’an’ı karşılıklı olarak okuduklarında gerçekleşirdi. O, yağmur yüklü bulutları getiren rüzgârlar kadar cömertti.” (Buhârî, Bed’u’l-Vahy 1; Savm 7; Bed’u’l-Halk 6; Menâkıb 23; Fedâilu’l-Kur’an 7.) İbn Abbas’ın bu rivayetindeki “karşılıklı Kur’an okuma” ifadesi metinlerde “yudârisuhû” , “yuâriduhû” , “ya’ridu aleyhi Rasûlullah” şeklinde farklı tabirlerle ifade edilmiştir. “Yudârisuhû” ifadesi, Cibril (a.s.) ile Hz. Peygamber’in karşılıklı olarak Kur’an çalışması; “yuâriduhû” ifadesi ise, Cibril’in Kur’an’ı Hz. Peygamber’e arz etmesi anlamına gelmektedir. Merhum Kamil Miras bunu şöyle izah eder: “Önce Hz. Peygamber, Cibril’e okurdu, buna “arz” denirdi. Sonra aynı ayetleri bu defa Cibril (a.s.) okurdu ki, buna da “mukabele” denirdi.” (Tecrid-i Sarîh Tercemesi, VII. 316.) İbn Abbas rivayetinden anlaşılan Cebrail (a.s.) ile Rasulüllah (s.a.s.) arasında geçekleşen “Mukâbele”, aslında Kur’an’ın karşılıklı olarak korunmasına, ezberlenmesine ve anlaşılmasına yönelik bir çabaydı. Burada söz konusu olan şey, çok yönlü bir Kur’an çalışmasıydı. Asırlardır bizde, geleneksel bir şekilde neredeyse her camide hem erkekler, hem de hanımlar bu “mukabele” sünnete uyarak ramazan boyunca Kur’an-ı Kerim’i hatmetmektedirler. Şüphesiz bu faaliyet, yediden yetmişe Müslümanların Allah’ın Kitabıyla buluşmaları adına oldukça sevindirici bir durumdur. Fakat itiraf etmeliyiz ki, genel itibarıyla bu gayretin altında yatan asıl sâik, daha çok Kur’an-ı Kerim’i okuma, dinleme ve hatmetme sevabına erişme arzusudur. Oysa Cebrail (a.s.) ile Rasul-i Ekrem arasındaki karşılıklı okumalarda “okunma” kadar “anlama” da söz konusuydu. Zira Kur’an, anlaşılması ve uygulanması için gönderilmişti ve burada asıl olan, Yüce Allah’tan gelen emir ve yasakların anlaşılması, ilahî öğütlerin öğrenilmesiydi. Anadili Arapça olanlar elbette anlayışları, kavrayışları nispetinde ilahî mesajları kavrayabilmekteydi. Halbuki okunan ayetlerin, farklı dilleri konuşanlar tarafından anlaşılabilmesi için apayrı bir çaba sarf edilmesi gerekmekteydi. Bu, ya Arapçayı öğrenmek, ya da tercümelere veya tefsirlere başvurmak şeklinde mümkündü. Bu sebeple, mukabele sünnetinin asıl amacına uygun bir şekilde yerine getirilebilmesi için, ya okunan cüzün hemen ardından tercümesinin de okunması yahut en azından o cüzden bazı ayetlerin seçilerek dinleyenlere anlatılması gerekecektir. Bu, cüz okuyan her hafızın rahatlıkla yapabileceği kadar kolay, Kur’an’ın gönderiliş amacını dikkate almak kadar önemli bir faaliyettir. Böylece hem okuyanlar, hem de dinleyenler ve takip edenler, o cüzde okunan ayetlerin içeriğinden haberdar olacaklar ve gereğiyle de amel etmeye gayret edeceklerdir. Bu sayede Mukabele, maksadına uygun bir şekilde gerçekleştirilecek ve daha da “anlamlı” hale gelecektir. Aynı faaliyetin kürsülerde vaizler tarafından da yapılması son derece yararlı olacaktır. Her cüzden seçilecek farklı üç-beş konudaki ayetlerin cemaate açıklanması şeklinde yapılacak bir vaaz birkaç yönden önem arz etmektedir. • Öncelikle okunan bazı ayetler anlaşılmış olacaktır. • Tek bir konuyu uzun uzadıya anlatmak yerine, birkaç farklı konu üzerinde durmak, dinleyicinin dikkatlerinin tazelenmesine ve vaazın daha rahat dinlenmesine yardımcı olacaktır. • Ramazan boyunca 29-30 konu işleneceğine, imandan ibadete, ahlaktan muamelata, tarihten geleceğe kadar yüzlerce konunun işlenmesi sağlanacaktır. • Belli ayetlerin seçilmesi, dinleyenlerin dikkatlerini o gün okunan cüze çekecek ve belki de daha geniş okumalar için tefsirlere müracaatı gerektirecektir. İşte bütün bunlardan dolayı “Kur’an Yılı” ilan edilen 2010 yılı ramazan ayında bir başlangıç olmak üzere sizlere her cüzden bazı ayetleri seçmeye çalıştık. Şüphesiz muhataplarının ilgilerini, bilgilerini, beklentilerini ve ihtiyaçlarını gözeterek her hocamız kendisine göre bir seçki yapabilir. Cemaatin zamanına göre seçilen konu ve ayet sayısı artırılabileceği gibi azaltılabilir de. Biz, değerli hocalarımıza hem bir örnek, hem de kolaylık olsun diye her cüzden okunması ve açıklanması için seçtiğimiz ayetlerin bir listesini sunuyoru. İnanıyoruz ki böyle bir etkinlik, hem Kur’an Yılı’nın amacına, hem de Kur’an Ayı’nın ruhuna en uygun ve en hayırlı etkinlik olacaktır. Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2010 sayısında (28-34 sayfaları arasında) yayınlanmıştır. Prof. Dr. Bünyamin Erul Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi ÖNEMLİ NOT: Mukabele okumaya başlamadan önce cüzlerde belirlenen ayetlerin daha önce okunması, mukabele esnasında ayetlerin meallerinin verilmesi dinleyicileri de Kur’an’ın mealini okumaya yönlendirecektir. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan Kur’an-ı Kerim uygulaması hakkında da cemaate bilgi vermek faydalı olacaktır.
0
0
4
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Peygamber sevgidir Nice sevgiler vardır ya sevene ya da çevredekilere zarar verebilir. İnsan öyle bir sevgiye muhtaçtır ki o sevgiyi muhafaza için sevmeyi; ama herkesi memnun edecek sevgiyi aramalı ve öğrenmelidir. İnsan ilişkilerinde değişik sebeplerle birçok kişiyi sevebilir. Belki bu sevgiler bazen biter, bazen de azalabilir. Öyle birini sevmeli ki sevgilerin yumağı veya sevginin güneşi olsun. Sevgi bağı kurulamadı mı tohumla toprak ürün vermez. Sevgi öyle olmalı ki cezaların özünde de sevgiyi barındırmalı. Sevgi soğuk havada bile ısısını ve tazeliğini ispat etmeli. Karların içinde büyüyen “kardelen”in hayat sevgisi, zor zamanda sevmeye en güzel örnektir. Dinimiz sevgidir, imanımız sevgidir, korkumuz sevgidir. Kısacası her şeyimiz sevgi olmalıdır. Her kapı kapanır; ama sevgi kapısı kapanmaz. Çünkü “Allah onları sever, onlar Allah’ı sever.” ayeti makbul ümmeti tarif eder. Her şey sevgiye göre ayarlanır. Sevilmesi gerekmeyenleri sevmek sevgiyi yitirmektir. Sevgi kıskandırır, sevgi umutlandırır. Sevgi yaşatır, bazen güldürür, bazen ağlatır. Allah sevgiye davet ediyor. En önemlisi sevginin ispatını istiyor ve yolunu da gösteriyor. “Eğer Allah’ı seviyorsanız.” diyor. Elçim Muhammed’e (sas) tabi olun. Sevgi ve tebaiyyet. Biri kalpte diğeri amelde. Sevginin hakikati tabi olmanın sırrında gizlidir. Kimlerdir nebiye tabi olanlar? Allah Yusuf Sûresi 108. ayetinde: “De ki: Budur benim yolum. Ben basiretle Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana tabi olanlar da aynı çağrıyı yapıyoruz.” Sevenler, din derdi olanlar, davet, beyan, irşad, tebliğ aşkıyla yanıp tutuşanlardır. Sevmeyenler oturup yan yatanlar, çalışmayanlar, ağlamayan, terlemeyenlerdir. Umutsuz ve ümitleri tükenmiş, kişiliksiz kişilerdir. Sevgi, dikenler arasında gülü beklemek ve müjdelemektir. Nebi (sas); “Müşriklerin soyundan bir olan Allah’a iman edecek nesli bekliyorum.” müjdesiyle, taşlanır ve horlanırken umutları yenilemektedir. Sevgi peygamberdir, sevgi O’nunla sevmek ve onu sevgi muallimi bilmektir. O’nu sevmeyenler ölsün değil, onu sevmeyenler O’nu öğrensin derdiyle dertlenmektir. O (sas), “Bizi öyle severdi ki” korkardı bize ibadetlerin (teravih) farz olmasından. O bizi çok severdi ki hac her sene mi diyene “evet deseydim” her yıl farz olurdu diyerek zorluktan korurdu bizi. O, önce müjdeciydi. Müjde, seven tarafından sevilene yapılır. Korku ve endişeleri de hep sevgi merkezliydi. O Allah’ın en çok sevdiğiydi ve Allah’ı en çok sevendi. Biz kavrayamayız O’nun sevgisini. O her namazda “Esselamü aleyke eyyühennebiy” diyerek selamladığımız her ezanda adını tekrarladığımız Efendimiz’dir. Her gün O’nun sevgisiyle başlamalı. Her ezan O’nun sevgisiyle “ezan duasıyla bitmeli”. İşlerimiz O’nun sevgisiyle nurlanmalı. O’nu seven neyi sevmez ki! Nice kendi değerini anlar ve artırır. Sonra insanları sever, zira O (sas) şu talimatı verir: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” Selam, sevgi sarayının anahtarıdır. Selam, sevginin tohumudur. Selam, sevginin aydınlık yüzüdür. Selam, cennetin ilk adımıdır. Selam sevginin parolasıdır. Selam olsun sevene, sevmeyi bilene, sevilene sevgiyi üretene. Selam önce Nebi’ye, selam bize ve Allah’ın salih kullarına olsun. O (sas), “Bizi öyle severdi ki” korkardı bize ibadetlerin (teravih) farz olmasından. O bizi çok severdi ki hac her sene mi diyene “evet deseydim” her yıl farz olurdu diyerek zorluktan korurdu bizi. 01.05.2004 MUSTAFA AYDIN / Adapazarı Sezginler Camii imamı Ailem Dergisi
1
0
5
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sas), aradan 14 asır geçmesine rağmen dipdiri ve taptaze yaşıyor. Zaman yaşlanıyor, ihtiyarlıyor; bazı düşünceler eskiyip köhneleşiyor ve tarihe karışıyor; fakat Nebiler Serveri’nin (sas) açtığı çığır, her gün açan bir tomurcuk gibi daima yenilenip tazeliğini koruyor. Bugün Afrika’dan Orta Asya’ya oradan Amerika’ya kadar hemen bütün dünyada O’nun hesabına bir diriliş müşahede edilmekte, hak erleri mekikleriyle harıl harıl O’nun düşüncelerini işleyerek İslâm hesabına incelerden ince dantela ve kanaviçeler örmekte. İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) bizim için sevgililerden daha sevgilidir. O’nun getirdiği mesaj bir huzur kaynağıdır. İnsanlığa yeniden bu huzuru götürmenin yegane çaresi, insanımıza O’nu ve O’nun getirdiği nûru tanıtabilmektir. Zira O, tanındığı nisbette sevilecek ve o sevgi sayesinde hülyalarımızı süsleyen Muhammedî bir nesil ortaya çıkacaktır. Ne O’ndan evvel ne de sonra O’nun gibi sevilen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir. Meşhur şair Muhammed İkbal’e ait olan şu altın dizeler O’na olan sevgiyi ve hayranlığı güzel bir şekilde dile getiriyor: “Aşk canda, soy sop bedendedir, Aşk bağı, soy sop bağından daha kuvvetlidir, Aşk adamı isen, soy sop düşüncesinden vazgeç, Şu İranlı’dır, bu Arap’tır deme! Biz Rum ve Arap’a bağlı değiliz, Bizi birbirimize bağlayan soy sop değildir, Biz Hicazlı Sevgili’ye gönül vermişiz, Bizi birleştiren O’dur.” Günümüze kadar O’nu tanıtmak, O’nun destansı hayatını anlatmak için yüzlerce eser kaleme alındı. Şimdilerde bu eserler zincirine yeni bir halka daha eklendi. Bir peygamber aşığı olan Vehbi Karakaş Hoca, İnsanlığın İftihar Tablosu’na olan sevgisini ve bağlılığını “Hicazlı Sevgili” ismiyle kitaplaştırdı. Vehbi Karakaş, tanıdık bir isim. Siz onu, “Niçin Namaz”, “Niçin Zekat”, “Ölüm, Diriliş ve Reenkarnasyon” ve “Depremin Hatırlattıkları” gibi eserlerinden tanıyorsunuz. Yazar, “Hicazlı Sevgili” isimli kitabını da (Timaş Yayınları, 0212 665 35 56) o bildik, alabildiğine sıcak ve samimi üslubuyla kaleme almış. ALİ DEMİREL
0
0
2
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
MEVLİD KANDİLİ Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Bugün Rebiül-evvel ayının 11'ini 12'sine bağlayan kandil gecesi; Mevlid Kandili... Peygamber-i Zîşânımız Muhammed-i Mustafa Efendimiz Hazretleri'nin dünyaya geldiği günün sene-i devriyesi. Allah-u Teala Hazretleri --kendisine sonsuz hamd ü senâlar ederiz-- bize çok büyük nimetler bahşetmiş, hamd olsun, şükürler olsun. Bizi onun ümmeti eylemiş. Onun ümmeti olmak çok büyük devlet, çok büyük nimet, çok büyük saadet... Kendisi peygamberlerin serveri, önderi olduğu gibi, seyyid-i veled-i Adem, Ademoğullarının seyyidi olduğu gibi, server-i enbiya olduğu gibi; ümmeti de ümmetlerin efdalıdır ve en kıymetlisidir. Ne mutlu onun ümmetinden olanlara ve bizlere!.. Allah-u Teàlâ Hazretleri nice nice mübarek kandillere, güzel gecelere, gündüzlere sağlıkla, afiyetle cümlemizi erdirsin... Ve kendisinin rızasına, Peygamber-i Zîşânımız'ın şefaat-i uzmâsına cümlemizi nâil eylesin... Biz burada, Avustralya'da kutladık bu mübarek geceyi, camide kardeşlerimizle... Şu anda Avustralya ile Türkiye arasında yedi saat fark var. Biz sizden yedi saat daha öndeyiz. Sizin akşamınız olmadan yedi saat önce, bizim akşamımız olmuş oluyor, gece başlamış oluyor. Biz yatsı namazını kılmış oluyoruz. Camideki kandil kutlamamızı yapmış oluyoruz. Elhamdü lillâh... Allah-u Teàlâ Hazretleri bu diyar-ı gurbetlerde bizlere, kardeşlerimizle beraber olmayı ve merkezî bir yerde cami kurmayı nasib etti. Bulunduğumuz semtte bir yeri, üst kat binayı, ama çok merkezi bir yerde, tam çarşının içinde, mescid olarak kullanıyoruz. Asıl cami yapma yerimiz var, 12 dönüm arazi. İki tarafı, önü arkası yol. Ama oranın müsaadeleri için, belediyeden işlemleri halledip cami yapmak için uğraşıyoruz. Fakat bulunduğumuz şehre bağlı bir mahallede, benim oturduğum yere 25 - 30 km mesafede, kolayca gidilebilen bir yerde, Allah nasib etti, hamd-ü senalar olsun, çok şükürler olsun; bir cami kurduk, aldık. Şöyle oldu: 8 dönüm arazi... (Orada eykır diye bir ölçek kullanılıyor, dört küsür dönümlük bir alan dilimi. 2 eykır, yâni 8 dönüm.) Çok geniş bir arazi, içerisinde çamlar var. İçinde 1940'larda yapılmış bir kilise vardı. Allah nasib etti onu aldık. İnşaallah Temmuzun dokuzunda açılış merasimi yapacağız. Geçtiğimiz günlerde de, Grifit diye bizim kardeşlerimizin çokça geldiği, çalıştığı tarım şehri olan Grifit'te, belediyeye çok yakın bir yerde bir cami yeri aldık. O da kiliseye bağlı bir yapıydı ama, çok güzel; ön ve arka sokağa bağlantılı, geniş, güzel bir bina. Çok merkezi yerde... Ve kardeşlerimizin o şehre çalışmaya geldikleri zaman, kaldıkları yere hemen yürünecek mesafede olması da sevindirici... Hàsılı, Cenâb-ı Hak diyâr-ı gurbette de böyle müslümanların toplanması, ibadet eylemesi için yerler nasib ediyor. Biz de ibadetlerimizi burada şu anda kiralık yerde yapıyoruz ama, böyle imkânlar da çıkıyor. Allah'a hamd ü senâlar olsun... Peygamber SAS Efendimiz'in Mevlid Kandili gecesinde en önemli olan husus, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine uymayı çok dikkatli bir şekilde müslümanların uygulamasıdır. Bugün müslümanların arasında çok farklılıklar, hattâ İslâm'ı anlayışında ve uygulayışında farklılıklar, gevşeklikler, zaaflar, kusurlar, hatalar görülüyor. Çok büyük hatalar, yâni ahiretlerini tehlikeye sokacak, ahirette azaba uğramaya sebep olacak yanlış düşünceler, inançlar, davranışlar, uygulamalar, bid'atlar, sünnete aykırı işler. Yâni Peygamberimiz'in öğretmediği, söylemediği, tavsiye buyurmadığı, sonradan ortaya çıkmış olan şeyler... Müslümanların Peygamber SAS Efendimiz'i son derece dikkatli bir şekilde, severek, aşk ile şevk ile takip etmesi lâzım! Sevgi neyi gerektirir?.. Kuru bir sevgi olmaz; ittibâ etmeyi, uymayı gerektirir. Arapça bir şiirde geçiyordu: "Sen hem Allah'ı seviyorum diyorsun ey kişi, hem de Allah'a isyan ediyorsun, günahlar işliyorsun; olur mu böyle şey?.. Bu mantık bakımından apaçık bir tezattır, yanlış bir şeydir. Hem seviyorum diyorsun, hem de itaat etmiyorsun! Hakikaten içinden sevseydin, isyan etmen, sözünden dışarı çıkman mümkün olmazdı. Çünkü àşıkın, ma'şukunun sözünden çıkması mümkün olmaz. Seven kişi sevdiğine tam manasıyla itaat eder." Tabii bir müslüman, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne kayıtsız şartsız teslim olacak. Müslümanlık ne demek? Teslim olmak demek. Kendimi teslim ettim, koyuverdim. Onun iradesi neyse, emri neyse, buyruğu neyse onu yapacağım demek. Hem öyle diyoruz. Çünkü iki cihan saadetinin anahtarı bu. Elhamdü lillah iyi bir şey deniliyor, iyi bir yapılmış oluyor. Ama arkasından itaatsizlik; yani Allah'ın emrine aykırı işler, günahlar, suçlar, kusurlar; edebe ahlâka aykırı bir sürü hata... Tabii, "Hatasız kul olmaz!" diyoruz ama bu mâzeret değil. Yani hatasız kul olmaz ama, kul iyi yapmaya çalışacak, her şeyi güzel yapmaya gayret edecek de, yine de hatasız olmaz. Yâni iyi yapmak istediği halde, kusurları olabilir. Ama bir de, hiç iyi yapmaya yanaşmadan, kötülükte devam edip, "Hatasız kul olmaz, hata ediyorum, ne yapayım?" diye hatayı küçümsemek, günahı küçümsemek çok çok yanlış olur. Peygamber SAS Efendimiz'e ittibâ etmemiz, yâni sözlerine, tavsiyelerine, emirlerine, sünnetine müslümanlar olarak uymamız lâzım! Kurtuluşumuz burada... İşte İran, işte Irak, işte Suriye, işte Arabistan, Yemen, Mısır, Sudan, Cezair, Tunus, Fas... Koca koca Pakistan, Orta Asya'daki Türk cumhuriyetleri... Hepsi bunlar müslüman ülkeler ama, birleşemiyorlar. Ama birbirleriyle birleşememekten öteye ihtilaf halinde, kavga halinde, bazen savaş halinde oluyorlar. Müslüman müslümana silah çekiyor... Aslâ olmaz. Müslüman müslümanın her yönden yardımcısı olacak, objektifi olacak, yardımına koşacak, ihtiyaçlarını giderecek. Böyle bir şey görülmüyor. Neden?.. Çünkü müslümanlar gerçek müslümanlıktan uzak, hakîki müslümanlıktan uzak yaşıyorlar ve bir sürü yalan yanlış fikirlerle avunuyorlar. Peygamber SAS Efendimiz'i seven... Peygamber Efendimiz'i tabii seveceğiz, dinimizin esası o... Ezanda, (Eşhedü enne muhammeden rasûlüllah) diyoruz Namazda teşehhüde oturduğumuz zaman tahiyyatı okuyoruz. O kadar ibadetlerimizin içinde, o kadar bizim için önemli... Seviyoruz. Tabii severiz, elbette severiz, tanıyan mutlaka sever. Çünkü her huyu en güzel, her hali en güzel; soyu güzel, huyu güzel, hali güzel, sözü güzel, tavsiyesi güzel, her şeyi güzel!.. İnceledikçe göreceksiniz. En çok okuyacağınız kitaplar Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifleri olmalı! Okudukça anlayacaksınız, Peygamber SAS Efendimiz neden Allah'ın en sevgili kuluymuş, onu göreceksiniz. Sanıyorum ki kendinizin müslümanlığının, asıl müslümanlıktan ne kadar farklı olduğunu hayretle göreceksiniz. Herkes Türkiye'de müslümanlığı kimseye bırakmıyor. Ona seviniyoruz, güzel. Bizim sevdiğimizi o da seviyor, bizim inancımızı o da kabul ediyor; seviyoruz. Ben Edebiyat Fakültesine ilk gittiğim zaman, doçent dersi anlatırken Peygamberimiz dedi diye, üniversiteden Beyazıt'a kadar sanki ayağım yere basmadı, havalarda uçarak geldim. Çünkü o zamanlar hiç böyle, Peygamberimiz'den söz edilmiyordu. Çok zavallı bir devreydi. Ne yapmak lâzım?.. Peygamber SAS Efendimizi'in hadislerini öğrenmek lâzım! Ve hayatını tanımak lazım! En başta okuyacağınız kitaplar, kütüphanenizde bunlar olacak. Benim çok sevdiğim kitaplardan, kolayca elde edebileceğiniz ve neşri çok olduğu için, açıklamalarını ve sairesini kolayca takip edebileceğiniz Riyâzus-Sàlihîn var. Diyanet'in bastığı Sahîh-i Buhàrî var. Sahîh-i Müslim var. Ebû Davud var, Neseî var, İbn-i Mâce var... Bunların hepsi Türkçeye tercüme edildi. O kitapları, sahih kitapları okuyacaksınız. Ve her okuduğunuzda da, okuduktan sonra uygulayacaksınız. İlim sırf bilgi toplamak için değildir İslâm'a göre; bildiğini uygulamaktır. Bir Peygamber Efendimizin sünnetini öğreneceksiniz, uygulayacaksınız! İki; ümmet şuuruna sahip olacaksınız! Allah'ın sevdiği, Allah'ın rahmetine ermiş, mazhar olmuş yüksek bir ümmettir ümmet-i Muhammed... Ümmet-i merhmedir; yâni Allah'ın rahmetine ermiş, medhedilmiş bir ümmettir. Ümmetini seveceğiz, ümmet şuuruna sahip olacağız ve ümmeti her türlü tehlikelerden korumak için, elimizden geldiğince gayret göstereceğiz ve her türlü yardımı yapacağız. Bakın ben Avustralya'dayım. Binlerce kilometre mesafe var Türkiye ile aramızda... Ama bazen kalkıp Avrupa'ya gidiyorum, bazen Amerika'ya gidiyorum. Gidilebiliyor. Ama işte müslüman Afrika, işte müslüman Asya... İşte gittiçe ibret alacağımız, göreceğimiz, veyahut gidip de İslam'ı yaymak için çalışacağımız yerler. Elimizde çok çeşitli imkânlar var. Biraz müslümanların gözlerini açması lâzım!.. Türkiye'deki müslümanların gözlerini açıp, biraz böyle dışa açılması, dış seyahatler yapması, işlerini ona göre ayarlaması lâzım!.. Ben bu seyahatlerimde nereye gittiysem... Meselâ, Kanada'ya gittim; meselâ, Malezya'ya gittim; meselâ, Avustralya'ya gittim. Nereye gittiysem, orada başka müslümanların seyahat maksadıyla gelmiş olduklarını ve oralarda İslâmî çalışmalar yapmakta olduklarını gördüm. Hem de çok paraları da olmadan, ama merak edince, isteyince oluyor. Demek ki biz biraz geri kalmışız. Yakınımızdaki komşularımızı bile tanımıyoruz. Antep'ten biraz aşağısı Haleb'dir; ne kadar güzel bir şehirdir. Şam ne kadar tarihi değerleri olan bir yerdir. Ürdün ne kadar güzeldir. Bağdat; ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz! İşte Mısır, dillere destan tarihî bir ülkedir, İslâm ülkesidir. Yani biraz cesur olup gezmek lâzım! Gezmeyi de hizmet duygusuyla, aşkıyla, şevkiyle yapmak lâzım!.. Bu sefer hacca giderken doğrudan doğruya uçmadık, hacca gidelim, hemen hac vazifesini yapalım, dönelim demedik; başka türlü yaptık. Hacca gitmeden önce Brunei, Malezya, Pakistan seyahatleri yaptık. Türkiye'den de kardeşlerimiz geldi. Oralarda müslümanları ziyaret ettik. Oradan hacca geçtik. Son derece faydalı ve verimli oldu. Son derece ibretli ve kıymetli oldu. Bu seyahatten çok istifade ettik, çok geniş ufuklar açtı bize. Ve inşaallah çok da maddî, mânevî faydalar hasıl olacak. Onun için, Peygamber SAS Efendimiz'in sevgisini içinizde canlı tutmaya gayret edin! Salât ü selâmı Peygamber Efendimiz'e çokça getirerek sevap kazanmaya çalışın! Çünkü salât ü selâmın sevabı çok... Sünnet-i seniyyesini öğrenip, onu uygulamaya çalışın! Çünkü sünnet-i seniyyeyi uygulayana bin şehid sevabı verilecek. O kadar kıymetli sünnet-i seniyeyye uymak, bid'atlardan kaçınmak, dinde yeri olmayan işleri bırakmak ve sünnet-i seniyyeye uygun bir hayat tarzı, yaşam tarzı kurmak... Bunu yapmak için, var gücümüzle çalışmalıyız. Bu çok sevap. Ondan sonra da ümet-i Muhammed'e hizmet etmeye çalışmalıyız. Tarihimize şöyle geri dönüp bakacak olursak: Bu ümmet-i Muhammed dediğimiz insanların çoğu kendi vatandaşlarımızdı. Büyük bir devlet iken bizle beraberdi, aynı çatı altındaydık. Sonra harplerle, darblarle, çatışmalarla, oyunlarla onları çoğu elimizden gitti ama, kalbimizden çıkmadı. Kaderin cilvesidir, elden çıkabilir ama, gönlümüzden çıkmamalı. Oraların bir zamanlar bizim diyarlarımız olduğunu unutmamalıyız. İmam Şâfî RA'i --Allah makamını yüceltsin, cennette buluştursun-- çok seviyorum. İmam-ı Azam Efendimiz'in mezhebindeniz ama, onun bir sözü beni çok etkiliyor: "--Bir zamanlar İslâm diyarı olan bir yer, devir değişse, çeşitli sebeplerle başkalarının eline geçse bile, oralar islam diyarıdır." diyor. O gözle bakmalıyız. Ve onun tekrar aslî, güzel haline gelmesi için de gayret etmeliyiz. İslâm'ı yaymaya çalışmalıyız, sünnet-i seniyyeyi öğrenmeye öğretmeğe çalışmalıyız!.. Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'i sünnetini öğrenmeyi nasib etsin... Sevgisine, şefaatine nail olmayı nasib etsin cümlemize... Rüyalarımızda gül cemâlini görmemizi nasib eylesin... Sünnetine uygun yaşayıp, imân-ı kâmil ile, mü'min-i kâmil olarak ahirete göçtükten sonra, ahirette Peygamber Efendimiz'e komşu olmayı nasîb eylesin... Cenâb-ı Hak nice nice mübarek günlere, gecelere, kandilere, mevlidlere sağlıkla, afiyetle cümlemizi eriştirsin... Bu kandiller, bu açılan yeni devir, yeni bin yıl ümmet-i Muhammed'e hayırlı olsun... Allah hepinizden razı olsun... Hepinize candan dualar ederim, dünyanın ve ahiretin hayırlarına nâil olun... Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. 14. 06. 2000 - AVUSTRALYA
0
0
4
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Değerli müminler! 20 Nisan 571 tarihine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12 nci Pazartesi gecesi Peygamberimiz Efendimiz dünyayı şereflendirmişlerdir. 14 asır evvel böyle bir gecenin sabahında güneş ufuktan doğmadan insanlığın hayat ufkunda ilâhî bir nur doğmuş oluyordu. Şair ne güzel söylemiş: “Envar ile kâinat doldu, İşte bu gece sabah oldu.” Bu gecenin sabahında Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in duaları ve İsa aleyhi's-selam'ın müjdesi gerçekleşmiş oluyordu. Kur'an-ı Kerim'de hikâye edildiğine göre Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail, Kâbe'yi inşa ederlerken şöyle dua etmişlerdi: “Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı.) Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur,sen işitensin bilensin. Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğenlerden kıl, soyumuzdan da sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et, zira tövbeleri çokça kabul eden ancak sensin. Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin''1 Hz. İsa da şu müjdeyi vermişti. “Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti."2 Bir gün Ashab-ı kiram Peygamberimizden hayatının ilk günlerini anlatmasını rica etmişler, O da şu sözleri söylemişti: “Ben, atam Hz. İbrahim'in duası, kardeşim Hz. İsa'nın müjdesi, annem Âmine'nin rüyasıyım, annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye'deki sarayları aydınlatmıştı."3 Evet, işte bu gecenin sabahında Hz. İbrahim'in duasına ve Hz. İsa'nın müjdesine mazhar olan bu son Peygamber, bir güneş gibi doğdu. Değerli müminler, bu gecenin sabahı gerçekten feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Hz. Adem'le başlayan tevhid inancı yeniden canlanmış, cehalet ve sapık inançlarla kararan ruhlar, bu doğuşla aydınlığa kavuşmuştu. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meş'alesi olan Peygamberimizin doğumu, Allah'ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade buyurulmaktadır: "And olsun ki, Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir Iütufta bulunmuştur . Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler."4 Ayet-i Kerime'de ifade buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar Peygamberimizden önce her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Küfür ve zulüm, gönülleri karartmış, Allah'a giden yoldan uzaklaştırmıştı. Hayır ve fazilet namına hiçbir şey kalmamıştı. Sosyal hayat bozulmuş, ahlâk bağları tamamen çözülmüştü. Hak, kuvvete boyun eğmiş,merhamet ve şefkat kalplerden silinmişti. Kadın esir muamelesi görmüş, bir eşya gibi alınıp satılmıştı. Kız çocukları acımasızca diri diri toprağa gömülmüştü. Evet, bunları kim söylüyor? Bunları, bu toplumun içinde yaşayan insanlar söylüyor, nitekim Mekke'de gördükleri zulüm ve işkence yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan ilk müslümanlar Habeş kralına hicrete mecbur olduklarının sebeplerini anlatırken, bakınız neler söylüyorlar? “Ey hükümdar, biz cehalet içinde yaşayan bir millet idik, putlara tapıyor, Iâşe yiyorduk. Fuhuş yapıyorduk. Akraba ile münasebeti kesiyor, komşularımıza kötülük yapıyorduk. Kuvvetli olanımız zayıf olanı eziyordu. Biz toplum olarak bu halde yaşarken Allah Teâla bize acıdı, Iütfederek içimizden birini Peygamber gönderdi. Soyu, iffeti ve dürüstlüğü hepimizce bilinen birisi. O, bizi yalnız Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızın tapınageldikleri ağaç ve taş parçalarını terk etmemizi söyledi. Bize doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağlarına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, kan dökmekten ve haram olan şeylerden sakınmayı öğütledi. Bizi fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iffetsizlik iftirasında bulunmaktan uzak durmayı emretti. Allah'a ibadet edip O'na hiçbir sûretle ortak koşmamayı emretti. Namaz kılmaya, sadaka vermeye ve iyilik yapmaya bizi çağırdı. Biz de ona inandık, getirdiği dini kabul ettik. Onun haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl tanıdık. Bundan dolayı içinde yaşadığımız her yönü ile kokuşmuş toplum bize düşman kesildi, eziyet ve işkence yapmaya başladı. Bu sebeple biz de hicret ederek ülkenize geldik."5 İşte bu sözler o toplumda yaşamış olan insanların sözleridir. Demek ki, o toplum içine düştüğü bu bunalımdan büyük ölçüde rahatsızlanmış, beklediği kurtarıcıyı bulunca ona sımsıkı sarılmıştı. Onun getirdiği esasları benimsemiş ve onları hayata geçirmek için hicret etmeyi ve hiç tanımadığı bir ülkeye gitmeyi göze almıştı. Değerli kardeşlerim, Peygamberimiz az önce de söylediğimiz gibi 571 yılı Nisan'ın 20 sine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12 nci Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke'de dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Âmine'dir. Babası Abdullah onun doğumundan iki ay kadar önce vefat etmiş bu mutlu güne erişememişti. Dedesi Abdülmuttalip torununa Muhammed adını vermişti. Ataları arasında böyle bir ad yoktu. Bunu duyanlar Abdülmuttalip'e bu adı niçin koyduğunu sordular. Abdülmuttalip şu cevabı verdi: – Umarım ki, onu gökte Hak, yerde halk övecektir. Tarihçiler, Peygamberimizin doğduğu gece dünyada olağanüstü bazı olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran'da hükümdar Kisra'nın sarayından 14 sütun yıkılmış, Sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşi sönmüştü. Bu olaylar, ilerde İran saltanatının yıkılacağına, Bizans İmparatorluğunun çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret idi ve öyle de oldu.6 Peygamberimizin hem çocukluğu ve hem de gençliği hiç kimsede görülmeyen bir güzellik içerisinde geçti. Herkes ona "Güvenilir Muhammed" diyordu. Nihayet 40 yaşına geldi. İçerisinde bulunduğu toplumdan çok rahatsızdı. Ne yapmalı idi ki bu toplumu içerisine düştüğü bunalımdan kurtarmalıydı. Hep bunu düşünüyordu. Allah'a ibadet etmek için de zaman zaman Mekke yakınında bulunan Hira dağındaki mağaraya çekiliyor, günlerce burada kalıyordu. Milâdi 610 yılının Ramazan ayında sözünü ettiğimiz mağarada bulunduğu sırada kendisine Cebrail aleyhi's-selâm adındaki melek geldi. Peygamberimiz o anı şöyle anlatır: “Melek bana: – Oku, dedi. Ben: – Okumak bilmem, dedim. – Bunun üzerine melek beni alıp gücüm tükeninceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine: – Oku, dedi. Ben de ona: – Okumak bilmem, dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp: – Oku dedi. Ben: – Okumak bilmem, dedim. Nihayet beni yine alıp üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp: – Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı Alak'tan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. İnsana bilmediğini o öğretti."7 Cebrail aleyhi's-selam bu ilk ayetleri tebliğ etmiş ve Peygamber olarak görevlendirilmiş olduğu da kendisine müjdelenmişti. Peygamberimiz korkudan titreyerek eve döndü ve eşi Hz. Hatice'ye: – Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz, dedi. Hz. Hatice de onu örttü. Bir süre sonra Peygamberimiz olup bitenleri Hz. Hatice'ye anlattı ve: – Kendimden korktum, dedi. Hz. Hatice: – Öyle deme, Allah'a yemin ederim,ki, Allah Teâlâ hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabalık bağlarına hürmet ediyor, borçluların borcunu ödüyor, yoksullara yardım ediyorsun. Misafirlere ikramda bulunuyor, doğruları destekliyorsun, dedi.8 İşte böylece Peygamberimize Peygamber olduğu Cebrail adındaki melek tarafından tebliğ edilmiş ve ilk ayetler de vahyedilmiş oldu. Değerli kardeşlerim, Hz. Muhammed son Peygamberdir. Allah Teâlâ Hz. Adem'den itibaren kesin sayılarını ancak kendisinin bildiği pek çok Peygamberler göndermiştir. Peygamberimiz bunların sonuncusudur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: “Muhammed, içinizden her hangi birinizin babası değil, O, Allah'ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir."9 Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Benimle Peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış, binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlarlar ve eksik yeri görüp hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı" derler. İşte ben o tuğlayım, ben Peygamberlerin sonuncusuyum."10 Peygamberimiz önceki Peygamberler gibi bir milletin değil, tüm insanlığın Peygamberidir. Diğer Peygamberlerden farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: “Ey Muhammed, biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.''11 Peygamberimiz yalnız insanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderildi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: “Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik"12 Evet, Peygamberimiz sadece insanlar için değil, alemler için bir rahmettir. Peygamberimiz bütün insanlara hatta canlılara şefkat ve merhamet gösterir, bu konuda insanlar arasında ayırım yapmazdı. Müslüman olsun-olmasın; kadın-erkek, büyük-küçük, zengin-fakir, köle-efendi herkese merhamet ederdi. Bir savaş esnasında birkaç çocuk çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Peygamberimiz bundan haberdar olduğu zaman büyük üzüntü duymuştu. Askerler Peygamberimizin üzüldüğünü görünce: – Ey Allah'ın resûlü, neden bu kadar üzülüyorsunuz, bunlar nihayet müşrik çocukları değil mi? dediler. Peygamberimiz: "Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa bunlar insandır. Çocuk oldukları için günahları da yoktur. Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratmıştır",13 buyurdu. -Adamın biri Peygamberimize başvurarak bir düşmanı lânet etmesini istemişti. Peygamberimiz: "Ben lânet okumak için değil, fakat aleme rahmet olmak için gönderildim." buyurdu.- Herkese şefkat ve merhamet gösteren Peygamberimizin inananlara özel bir şefkati vardı. Elbette öyle olmalı idi. Çünkü inananlar , onun getirdiği dini benimsemiş, malları ve canları ile o dinin yayılması için büyük fedakârlıklar göstermişlerdi. Bu konuda şöyle buyurulmuştur: “And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir."14 Değerli müminler, Peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun , Kur'an-ı Kerim'le övülmüş olan yüksek ahlâkıdır. Onu Allah Teâlâ terbiye ettiği için bir insanda bulunması düşünülebilen güzel huy ve davranışların daha mükemmeli onda toplanmıştı. Ahlâkının güzelliğine ve her yönü ile güvenilir olduğuna düşmanları bile hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında ''el-Emin-güvenilir" kimse olarak tanınmış olduğunu az önce söylemiştik. Şu olay bunun çarpıcı bir örneğidir: Kâbe Kureyş tarafından yenileniyordu. Her kabile kendisine düşen bölümü yapmış, sıra ''Hacer-i Esved''in yerine konmasına gelmişti. Kureyş'ten her kabile ''Hacer-i Esved''i yerine koyma şerefini kazanmak için, o hizmeti yapmak istiyordu. Bu yüzden kabileler arasında tartışma çıktı. Her kabile ''Hacer-i Esved"i yerine koyma şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Hele Abdüddaroğulları çok ileri gidip bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp: "Kanımız dökülmedikçe kimse önümüze geçemez" diye yemin ettiler. Bu tartışma dört beş gün devam etti. Nerede ise kabileler arasında savaş çıkacaktı ki, Kureyşin en yaşlısı olan Ebû Umeyye Beni Muğîre Kureyşin ileri gelenlerini Mescidde topladı. Konuyu tekrar tartıştılar ve şu karara vardılar: Belirledikleri vakitte mescidin Safa tarafındaki kapısından önce kim içeriye girerse o, hakem olacaktı. Belirlenen vakitte evvelâ bu kapıdan Peygamberimiz içeri girdi. Bunun üzerine Kureyş ileri gelenleri hep bir ağızdan. "İşte bu giren zat, emindir, bunun hakemliğine razıyız. Bu güvenilir zat, Muhammed'tir." dediler. Peygamberimiz bunların yanına gelince, kendisini hakem tayin ettiklerini ve bunu kabul etmesini rica ettiler. Peygamberimiz onları dinledikten sonra hakemliği kabul etti ve. "Bana bir yaygı getirin'' buyurdu. Getirilen bu yaygının içine kendi eliyle “Hacer-i Esved''i koydu. Sonra kabile başkanlarının bu yaygının birer ucundan tutup birlikte kaldırmalarını söyledi. Böyle yaptılar, her kabile yaygının bir ucundan tutarak ''Hacer-i Esved''i konacağı yere kadar kaldırdılar, Peygamberimiz de onu yerine koydu. Böylece her kabile “Hacer-i Esved''i yerine koyma şerefinden payını aldı ve tartışma da böylece bitmiş oldu15. Bu olayda önemli olan şudur: Peygamberimizin küçük yaştan beri kimseyi incitmeyip o yaşa gelinceye kadar fazilete aykırı hiçbir hal ve hareketi görülmediği için Peygamber olarak gönderilmeden önce de Kureyş arasında “güvenilir'' ünvanı ile tanınmış olmasıdır. İslâmiyet'in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden Peygamberin yüksek ahlâkı ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı onun etrafında toplanırlar mıydı. Nitekim Kurân-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilmiştir. “Ey Muhammed, Allah'ın rahmetinden dolayı sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara bağış dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven. Doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.''16 Peygamberimiz, yaşadığı hayat ile telkin ettiği esaslar arasında tam bir ahenk mevcut idi. O, telkin ettiği esasları önce kendisi uygulardı. Çünkü insan,başkalarına verdiği öğüdü kendisi uygulamazsa onun başkaları üzerinde etkisi de olmaz. Esasen Kur'an-ı Kerim: “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz" 17 diyerek kişinin yapmayacağı şeyi başkalarına söylemesinin doğru olmayacağını bildirmektedir. Değerli kardeşlerim, Hz. Aişe validemize, Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda, o: “Onun ahlâkı Kur'an'dı" demiştir.18 Peygamberimiz, davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Esasen Kur'an-ı Kerim tek örnek kişi kabul etmektedir ki, o da Peygamberimizdir. Şöyle buyurulmuştur: ''And olsun ki, Allah'ın Resûlü, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnektir." 19 Ayet-i Kerime Peygamberimizin, Allah'ın razı olacağı davranışlarda bulunmak isteyenler için canlı bir örnek ve büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır. Peygamberimiz, Peygamber olarak insanları davete başladığı zaman, onu duyan komşu ülkelerin başkanları , karşılaştıkları her Mekke'liden Peygamberimiz hakkında bilgi alıyorlar, daha çok ahlâkının nasıl olduğunu soruyorlardı. İşte Mekke ileri gelenlerinden Ebû Süfyan müslüman olmadan önce ticaret amacı ile Şam'a gittiği zaman Bizans imparatoru onu huzuruna çağırmış ve Peygamberimizle ilgili kendisine bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi. Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın daha önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu? Ebû Süfyan: “Asla, yalan söylediğini duymadık” diye , cevap verdi. Bunun üzerine İmparator: – Size, Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın evvelce hiç yalan söyleyip söylemediğini sordum, Onun hiç yalan söylemediğini ifade ettiniz. Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi, dedi.20 Değerli müminler, Peygamberimize göre ahlâk herşeydi. O, ahlâka o kadar önem verirdi ki, dinin ne olduğunu soranlara, dinin güzel ahlâktan ibaret olduğunu söylerdi. Hatta ahlâkı güzel olmayanın; konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin -diğer dinî vecibelerini yerine getirmiş olsa bile- olgun mümin olamayacağını söylerdi. Onun hayatını inceleyenler, onun ne yüksek bir ahlâka sahip olduğunu göreceklerdir. 0, kim olursa olsun, herkese iyi muamele eder, kimseyi incitmez, ayıplamaz ve kırmazdı. Ebû Saîd el Hudrî (r.a.) anlatıyor. "Birgün Bedevilerden biri Peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Edep ve terbiye ölçülerini aşarak Peygamberimize kaba ve sert sözler söyledi. Ashab-ı kiram bedevînin bu hareketine kızarak Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun? dediler. Bedevî hiç aldırmadı: Ben hakkımı istemeye geldim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz Ashab'a Siz onun tarafından olacaktınız. Çünkü bu adam hakkını istiyor, buyurdu.21 Peygamberimiz, arkadaşlarından herhangi biri kendisinden bir ricada bulunduğunda bu ricayı geri çevirmez, yerine getirirdi. Mahmud b. Er-Rebîu'I-Ensarî (r.a.) anlatıyor: “Peygamberimizin arkadaşlarından Bedir savaşında hazır bulunan Ensardan Itban B. Malik, Peygamberimize gelerek. "Ey Allah'ın Rasûlü, gözlerim görmez oldu. Halbuki mahallemiz halkına namaz kıldıran benim. Yağmur yağdığı vakit onlarla aramızda olan dere akar da mescitlerine gidip namaz kıldıramaz oluyorum. Gönlüm ister ki, bana gelip evimde namaz kıldırasın da senin namaz kıldığın yeri namazgâh edineyim." dedi. Peygamberimiz: "İnşallah bunu yaparım" diye vadetti. Itban diyor ki. Ertesi sabah Peygamberimiz beraberinde Ebû Bekir olduğu halde gün yükseldiği vakit bana geldiler. Peygamberimiz içeri girmek için izin istedi. Eve girdiğinde oturmadı, bana. – Evinin neresinde namaz kılmamı istersin? dedi. Ben de namaz kılmasını istediğim yeri ona gösterdim. Peygamberimiz namaza durup tekbir aldı. Biz de arkasında durarak saf olduk. İki rekat kıldırıp selâm verdi. Bunun üzerine biz onun için pişirdiğimiz çorbaya onu alıkoyduk. Mahallemiz sakinlerinden bir çok kimseler, Peygamberimizin evimizi şereflendirdiğini haber alınca birer birer geldiler. İçlerinden biri mahallede oturan Malik b. Ed-Dühayşin'i göremeyince sordu. "Malik nerede?" dedi. Orada bulunanlardan bir başkası. – O, Allah'a ve Peygamberine sevgisi olmayan bir münafıktır, dedi. Peygamberimiz: – Böyle deme, görmüyor musun ki, "La ilahe illallah (Muhammedü'r-Resûlullah)" diyor ve bunu Allah rızası için söylüyor, buyurdu. Bunun üzerine o zat: Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Itban diyor ki: Peygamberimizi münafıklar hakkında hep böyle iyilik ve hayır düşünür bulurduk, dedi. Sonra Peygamberimiz: – Allah Teâlâ, O'nun rızasını arayarak "Lâ ilâhe illallah" diyen kimseyi cehennem ateşine haram kılmıştır,22 buyurdu. Peygamberimiz hayatı boyunca adaletten kıl kadar ayrılmamıştır. Herkese karşı âdil davranmış, insafla muamele yapmıştır. Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Mahzumî kabilesinden bir kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri, asil bir aileye mensup olan bu kadının ceza görmemesi için Peygamberimizin çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd'in oğlu Usamey'i Peygamberimize şefaatçi olarak gönderdiler. Peygamberimiz Usame'yi dinledikten sonra: – Sizden öncekiler bu gibi farklı uygulamaları sebebiyle helak olmuştur. Onlar, yoksullara en ağır cezayı uygular, zengin ve itibarlı olana ise ceza vermezlerdi, buyurarak kanunların uygulanmasında ayırım yapılmasının toplumun yok olmasına sebep olacağını bildirmiş ve, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etse mutlaka onu cezalandırırdım"23 buyurdu. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: – Bir defa Peygamberimiz savaş ganimeti dağıtıyordu. Çok kalabalık vardı. Adamın biri Peygamberimizin adeta sırtına binmişti. Peygamberiz elindeki çubukla kendisini rahatsız eden bu adama geri durması için işaret etmiş, fakat çubuk adamın yüzüne gelerek, yüzünü incitmişti. Peygamberimiz hemen çubuğu adamın eline vererek. İntikamını al, demişti. Adam: Ey Allah'ın Resûlü, ben şikâyetçi değilim,24 diye cevap verdi. Değerli müminler, Peygamberimizin yüksek ahlâkını böyle bir vaazda anlatmak mümkün değildir. Biz sadece onun ahlâkından bir iki örnek verdik. Geniş bilgi almak isteyenler Peygamberimizin hayatını incelemelidirler. Değerli müminler, Peygamberimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Bazı yerlerde olduğu gibi kaside ve ilâhiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz. Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Ancak onun doğumunu anmak bu değildir. Onu anmaktan asıl gaye, onun cihanşûmül olan nübüvvet ve risaletini , yüksek ahlâkını anmak ve sünnetine uyma azmini tazelemektir. Çocuklarımıza onun hayatı ile ilgili bilgi vererek onu sevdirmeye çalışmaktır. Çünkü onu sevmek imandandır, hatta imanın ta kendisidir. Nitekim Peygamberimiz: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, hiç biriniz, ben ona babasından ve çocuğundan da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz," 25 buyurdu. Peygamberimizi sevmek demek, onun sünnetine uymak ve onu hayata geçirmektir. Nitekim Peygamberimiz: “Sünnetimi ihya eden beni sevmiş demektir. Beni seven ise cennet'te benimle beraberdir", 26 buyurmuştur. Değerli kardeşlerim, Allah Teâla'nın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın tek yolu, O'nun sevgili Peygamberinin sünnetine uymaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: “(Ey Muhammed) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."27 İşte bu ayet-i kerime, Peygambere uymanın Allah'ın rızasını kazanmaya ve günahların bağışlanmasına vesile olacağını gayet açık bir şekilde ifade buyurmaktadır. Bu duygu ve düşünce ile kutlu doğumun hepimize, aziz milletimize ve bütün müslüman kardeşlerimize mübarek olmasını ve Peygamberimizin şefaatine bizi mazhar kılmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum. DİPNOTLAR 1 Bakara,127-129. 2 Saff, 6. 3 Şibli, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 1643, Şevval, 1330. 4 Al-i İmran,164. 5 İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. l, s. 336. 6 Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. I, s. 188. 7 Alak, 1-5. 8 Buhari, Bedü'l-Vahiy,1. 9 Ahzap, 40. 10 Buhari, Menakıp, 18. 11 Sebe, 28. 12 Enbiya,107. 13 Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 982. 14 Tevbe,128. 15 Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-iSarih Tercemesi, VI, 30, 31. 16 Al-i İmran,159. 17 Saff, 2. 18 Müslim, Müsafirûn, 129. 19 Ahzap, 21. 20 Buhari, Bedü'l-Vahiy, 1. 21 İbn Mace, Sadakat, 17. 22 Buhari, Salât, 46. 23 Buhari, Hudut, 11; Müslim, Hudut, 2. 24 Ebû Davut, Diyât, 15. 25 Buhari, İman, 8; Müslim, İman, 16. 26 Tirmizî, İlm, 16. 27 Al-i İmran, 31.
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Sunum vaaz için tıklayınız
Mevlid Kandili Sunum Vaazı - Mehmet Cesur content media
0
0
2
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Elhamdülillahi Rabbil Alemin… Ey mahlûkatı yoktan vâreden, hata ve kusurlarımıza bakmaksızın biz kullarına mağfiret kapısını açan, zayıfların yardımcısı, günahların bağışlayıcısı, âlemlerin tek sahibi olan Yüce Allah! Bizleri en güzel biçimde yarattın, sayısız nimetlerinin içerisinde bulunuyoruz. Bu nimetlerin en büyüğü, bize ihsan ettiğin İslam, iman ve Kur’an’dır. Bizleri ebediyen bu lütuftan ayırma ya Rabbi! Sana sonsuz şükürler olsun Ya Rab! Sen bütün mahlûkata merhametli, bilhassa mü’minlere lütufkârsın. İnanmış insanlar olarak bizler de Senin huzuruna geldik, sana yönelip ellerimizi açtık, yalvarıyoruz, dualarımızı kabul eyleyip bizleri huzurundan boş çevirme ya Rabbi! Kıyamet gününün tek sahibi Sensin. Bize orada lütfunla, merhametinle, ebedi saadetin ve cennetinle ikram eyle ya Rabbi! Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizlere ilahi rahmet hazinenden bol bol yardım ihsan eyleyip bizleri ibadetin, itaatin hayırlı ve nurlu yolundan ayırma ya Rabbi! İman ve hidayet üzere devamlı olmayı, müttakîlerin yolundan gitmeyi, şu kısacık dünya hayatımızı iffetimiz, şerefimiz ve haysiyetimizle geçirmeyi nasib eyle ya Rabbi! Ey Yüceler Yücesi Allahımız! Alemlere rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in Senin Yüce Zâtından istediği bütün hayırlı ve güzel şeyleri biz de Senden istiyoruz. O’nun sığındığı her türlü kötülükten biz de Sana sığınıyoruz. Hz. Muhammed Mustafa hürmetine ibadetlerimizi, dualarımızı, hayır ve hasenâtımızı kabul eyle ya Rabbi! Bizleri bağışla, imanda, İslam’da, ibadette, hayır ve hasenâtta dâim kıl! Bizleri ilâhi rahmetine erişen, iki cihan saadetine kavuşan kullarından eyle ya Rabbi! Ya Rabbi! İlahi rahmetine sağındık, merhametine güvendik, bize acırsın, bizi affedersin diye ellerimizi açıp huzuruna geldik. Sen affedicisin, affetmeyi seversin, bağışlamayı seversin. Bizleri huzurundan boş çevirme ya Rabbi! Senden geldik Sana döneceğiz. Senin rızanı ve hoşnutluğunu arıyoruz. Senden, lütfunla cennetini, dünya ve ahiret saadetini, Sevgili Peygamberimizin şefaatini istiyoruz. İhsan eyle ya Rabbi! Ya ilahel âlemin! Milletimizin geleceğinin teminatı olan ve her şeyimizi emanet edeceğimiz çocuklarımızı, gençlerimizi, İslam inancı, Allah ve insan sevgisiyle, İslam’ın ruhuna uygun, Türklüğün asaletine yakışır bir şekilde yetiştirebilmeyi bizlere nasib eyle! Onları vatan ve milletimiz için; ana-babaları ve tüm insanlık için hayırlı eyle, Senin rızana giden yoldan ayırma ya Rabbi! Bilhassa tahsil çağındaki yavrularımızın akıllarını ilimler, fikirlerini iyilik ve güzelliklerle doldurup el ele, gönül gönüle, birlik ve beraberlik içerisinde kardeşçe yaşamayı nasib eyle Ya Rab! Milletimizi bölmek, devletimizi yıkmak, cennet vatanımızı parçalamak isteyen iç ve dış düşmanlarımıza fırsat verme, güzel yurdumuzu bölücü, yıkıcı, bizi birbirimizden soğutucu akımlardan Sen koru, huzur ve barış içinde yaşamayı nasib eyle ya Rabbi! Ülkemizi savaşlardan, sel, yangın, deprem, kıtlık ve her türlü afetten muhafaza eyle. Ulusumuza esenlik, milletimize birlik ve beraberlik, ülkemize de dirlik düzenlik ihsan eyle ya Rabbi! Topraklarımızı bereketli kıl. Mahsulümüzü bol eyle. Cümlemizi bol ve helal rızıklarla rızıklandır. Dünya ve ahretle ilgili bütün hayırlı isteklerimize bizleri nâil eyle ya Rabbi! Ya Rabbel alemin! ………….. Kandili münasebetiyle okunan Kur’an-ı Kerim’i, Mevlidi Şerif’i, ilahileri ve getirilen salât-ü selâmı Yüce katında kabul eyle ya Rabbi! Hâsıl olan ecir ve sevabı öncelikle sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın temiz ruhuna hediye eyledik vâsıl eyle ya Rab! Diğer peygamberlerin, ashabı kirâm’ın, ehli beytin, âlimlerin, hayır hasenât sahiplerinin, ülkemizin, milletimizin, İslam dünyasının ve bütün insanlığın hizmetine iyi işler yapanların ruhlarına bağışladık, Sen ulaştır ya Rabbi! Dünyayı Allah Allah sesleriyle titreten, gönülleri din, iman, vatan, millet ve mukaddesât sevgisiyle dolu olarak Yüce katına varan; Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Kore’de, Kıbrıs’ta ve yurdumuzun çeşitli bölgelerinde şehit düşen ve asîl kanlarıyla Cennet vatanımızı sulayan azîz şehitlerimizin; isimleri tarihe mâl olmuş atalarımızın; Gâzi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının ruhlarına hediye eyledik. Sen ulaştır ya Rabbi! Yurdunu, mukaddesatını, canından aziz bilip görevi başında şehit olan ordu mensuplarımızın, emniyet ve güvenlik kuvvetlerimizin ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle ya Rabbi! Şu anda gerek camimizde (gerekse radyoları ve televizyonları başında) olan din kardeşlerimizin bilcümle geçmişlerinin ruhlarına hediye eyledik haberdar eyle ya Rabbi! Yâ ilâhel âlemin! Dünyada kimsesi kalmamış, isimleri unutulmuş, Hz. Âdem’den bu güne gelinceye kadar iman ile ahrete göçen ve bizlerden hayır bekleyenlerin cümlesinin ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle ya Rabbi! Son nefesimizde kelime-i şehadet ki buyurun “Eşhedü en lâ ilahe illallah, ruhumuzu teslim etmeyi bizleri bizleri nasib ya Rabbi! Bize iyinin, doğrunun ve güzelin yolunu göster ya Rabbi! Gazabından hoşnutluğuna, cezandan affına, doymak bilmeyen nefsimizin kötü arzularından ve şeytanın şerrinden sana sığınıyoruz, dualarımızı kabul eyle ya Rabbi! Bizleri vatansız, gönüllerimizi imansız, minarelerimizi ezansız bırakma ya Rabbi! Devlet adamlarımızı, milletimiz, ülkemiz, mukaddesatımız hizmetinde hayırlı işler yapabilmeye muvaffak eyle ya Rabbi! Kahraman ordumuzu denizde, havada, karada daima mensuru muzaffer eyle. Bizleri din, vatan, millet ve bayrak sevgisinden ayırma ya Rabbi! Mübarek ………………. Kandilinin ülkemiz, milletimiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyoruz, kabul eyle ya Rabbi! Sübhâne Rabbike Rabbil izzeti ammâ yasıfûn. Ve selâmün alel mürselîn, velhamdü lillahi Rabbil âlemîn El Fatiha. (Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2004 yılında Kütahya Ulu Camide tertip edilen Mevlit Kandilinde Radyo 1'den yayınlanan ve Ulu Camide görevlilerimiz tarafında okunan Mevlidi Şerifte İl Müftü Yardımcısı Mustafa Onat tarafından okunan duadır)
0
0
2
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Kandiller-Mevlid Kandili
~~1.1~ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثٖيرًا Andolsun, Allah'ın Resûlünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.[1] تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّٰهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ "Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı ve Peygamberi'nin sünneti.[2] Ölen, anne-babasının arkasından tozlanmış yüzlerindeki gözlerinden akan gözyaşlarının ciğerimizi sızlattığı bir çağdayız Ya Rasulallah. Katleden Ümmetindenmiş, öyle olduğunu iddia ediyor. Katledilenler Senin Ümmetin Ya Habiballah. Dünyaya şeref verdinde insanlar dostluğu muhabbeti buldu. Geldin de kanayan yaralar şifa buldu. Sana hasretimiz her zamankinden daha fazla Ey Gönlümüzün Süruru Efendimiz (s.a.s) Arif Nihat Asya’nın Naat’ındaki seslenişle sesleniyoruz. Gel, ey Muhammed, bahardır… Dudaklar ardında saklı Âminlerimiz vardır… Hacdan döner gibi gel; Mi’râc’dan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır! Değerli müminler! (12 Rebîulevvel 1437) Mevlid Kandili 22/23 Aralık 2015 Salıyı Çarşambaya bağlayan gece, Peygamber Efendimiz dünyayı şereflendirmişlerdir. 14 asır evvel böyle bir gecenin sabahında güneş ufuktan doğmadan insanlığın hayat ufkunda ilâhî bir nur doğmuş oluyordu. Şair ne güzel söylemiş: “Envar ile kâinat doldu, İşte bu gece sabah oldu.” Kandiller; ışıklarıyla sadece karanlık gecelerimizi değil, aynı zamanda manevî feyziyle de daralan gönüllerimizi aydınlatan, zihinlerimizi berraklaştıran gecelerdir. Kandiller; öze dönüşün, Yüce Yaratanımıza yürekten yakarış ve yönelişin, günahlarla kirlenmeye yüz tutmuş gönüllerimizi arındırmanın, geçici olanla kalıcı olanı fark etmenin, kalp gözümüzü açıp gönül dünyamızı temizlemenin fırsatı olan, nefsin yanıltıcı arzu ve isteklerinden uzaklaşmanın imkânlarını sunan kutlu zaman dilimleridir. Bu gecenin sabahında Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in duaları ve İsa aleyhi’s-selam’ın müjdesi gerçekleşmiş oluyordu. Kur’an-ı Kerimin bildirdiğine göre Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail, Kâbe’yi inşa ederlerken şöyle dua etmişlerdi: وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰهٖيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰعٖيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ “Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı.) Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur, sen işitensin bilensin. رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğenlerden kıl, soyumuzdan da sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et, zira tövbeleri çokça kabul eden ancak sensin. رَبَّنَا وَابْعَثْ فٖيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّٖيهِمْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin’’[3] Hz. İsa da şu müjdeyi vermişti. “Ey İsrailoğulları ben size, Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti.”[4] Bir gün Ashab-ı kiram Peygamberimizden hayatının ilk günlerini anlatmasını rica etmişler, O da şu sözleri söylemişti: “Ben, atam Hz. İbrahim’in duası, kardeşim Hz. İsa’nın müjdesi, annem Âmine’nin rüyasıyım...”[5] Evet, işte kandil gecesinin sabahında Hz. İbrahim’in duasına ve Hz. İsa’nın müjdesine mazhar olan bu son Peygamber (s.a.s), bir güneş gibi doğdu. Cenab-ı Allah’ın, hak olan Kuran ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen kutlu nebinin doğumu yeniden geliyor. Kendine itaat edildiği zaman Allah’a itaat edilmiş olan ve itaat edildiği zaman peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle olma müjdesi verilen geliyor. Kendisinin en büyük mucizesi olan hidayet rehberi iyiyle doğruyu birbirinden ayırmaya vesile olan en son kutsal kitabın, Kur’an-ı Kerimin kendisiyle gönderildiği hidayet güneşi geliyor. Kendinden sonra hiçbir nebinin dahi gönderilmeyeceği, Hatem’ü-l Enbiya Peygamberlerin sonuncusu, alemlere rahmet olarak gönderilen, gözümüzün nuru, kalbimizin aydınlığı, bir Peygamber geliyor. En güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen Enbiyanın Serveri geliyor. Allah’ı sevmenin yolunun Kendisini sevmekten geçen sevgililer sevgilisi Sevgili Peygamberimiz teşrif ediyor. Doğdu ol sâatde ol sultân-ı dîn Nûra gark oldu semâvât-ü zemîn Bir gece Amine’nin evine melekler doldu. Bir gece Mekke nura gark oldu. Bir gece âlemler hiç bitmeyecek aydınlığa kavuştu. Kıyamete kadar gelecek olan insanlığa en güzel örnek geldi bir gece. Amine’nin yetimi, Abdullah’ın hasreti, Abdulmuttalib’in Muhammedi, Ümmetin Ahmedi geldi o gece. Kutlu bir iklime kavuşma bahtiyarlığına ulaşmış Cemaatimiz! Mutlu bir ailevi hayat geçirmek isteyen kardeşlerimize rehber: O (s.a.s). İnsanlık Onurunu yeniden canlandırmak mı istiyoruz? Önderimiz O (s.a.s). Kardeşlikleri bozulmuş Müslümanları yeniden kardeşler haline getirip birleştirmek mi istiyoruz? Örneğimiz O (s.a.s). Dünya ve ahiret cennetini mi istiyoruz? Selametin yolu O (s.a.s). Değerli müminler, Hz. Adem’le başlayan tevhid inancı yeniden canlanmış, cehalet ve sapık inançlarla kararan ruhlar, bu doğuşla aydınlığa kavuşmuştu. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meş’alesi olan Peygamberimizin doğumu, Allah’ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade buyurulmaktadır: “And olsun ki, Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir Iütufta bulunmuştur . Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler.”[6] Ayet-i Kerime’de ifade buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar Peygamberimizden önce her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Babası Abdullah, annesi Âmine’dir. Babası Abdullah onun doğumundan iki ay kadar önce vefat etmiş bu mutlu güne erişememişti. Dedesi Abdülmuttalip torununa Muhammed adını vermişti. Ataları arasında böyle bir ad yoktu. Bunu duyanlar Abdülmuttalip’e bu adı niçin koyduğunu sordular. Abdülmuttalip şu cevabı verdi: – Umarım ki, onu gökte Hak, yerde halk övecektir. Ve öyle de oldu.. 40 yaşına geldiğinde, Cebrail a.s: Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı Alak’tan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O’dur. İnsana bilmediğini o öğretti.”[7] İşte böylece Peygamberimize Peygamber olduğu Cebrail (a.s) adındaki melek tarafından tebliğ edilmiş ve ilk ayetler de vahyedilmiş oldu. Değerli kardeşlerim, Hz. Muhammed son Peygamberdir. Allah Teâlâ Hz. Adem’den itibaren kesin sayılarını ancak kendisinin bildiği pek çok Peygamberler göndermiştir. Peygamberimiz bunların sonuncusudur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Muhammed, içinizden her hangi birinizin babası değil, O, Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”[8] Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Benimle Peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış, binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlarlar ve eksik yeri görüp hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı” derler. İşte ben o tuğlayım, ben Peygamberlerin sonuncusuyum.”[9] Peygamberimiz önceki Peygamberler gibi bir milletin değil, tüm insanlığın Peygamberidir. Diğer Peygamberlerden farklı yönlerinden birisi budur. Peygamberimiz yalnız insanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderildi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ “Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[10] Herkese şefkat ve merhamet gösteren Peygamberimizin inananlara özel bir şefkati vardı. Bu meyanda Rab teala Şöyle buyuruyor : “And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”[11] Bir savaş esnasında birkaç çocuk çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Peygamberimiz bundan haberdar olduğu zaman büyük üzüntü duymuştu. Askerler Peygamberimizin üzüldüğünü görünce: – Ey Allah’ın üslüm, neden bu kadar üzülüyorsunuz, bunlar nihayet müşrik çocukları değil mi? Dediler. Peygamberimiz: “Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa bunlar insandır. Çocuk oldukları için günahları da yoktur. Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah’ın fıtratına göre yaratmıştır”,[12] buyurdu. Adamın biri Peygamberimize başvurarak bir düşmanı lânet etmesini istemişti. Peygamberimiz: “Ben lânet okumak için değil, fakat aleme rahmet olmak için gönderildim.” Buyurdu. Değerli müminler, Peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun , Kur’an-ı Kerim’le övülmüş olan yüksek ahlâkıdır. Onu Allah Teâlâ terbiye ettiği için bir insanda bulunması düşünülebilen güzel huy ve davranışların daha mükemmeli onda toplanmıştı. Ahlâkının güzelliğine ve her yönü ile güvenilir olduğuna düşmanları bile hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında ‘’el-Emin-güvenilir” kimse olarak tanınıyordu Şu olay bunun çarpıcı bir örneğidir: Kâbe Kureyş tarafından yenileniyordu. Her kabile kendisine düşen bölümü yapmış, sıra ‘’Hacer-i Esved’’in yerine konmasına gelmişti. Kureyş’ten her kabile ‘’Hacer-i Esved’’i yerine koyma şerefini kazanmak için, o hizmeti yapmak istiyordu. Bu yüzden kabileler arasında tartışma çıktı. Her kabile ‘’Hacer-i Esved”i yerine koyma şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Hele Abdüddaroğulları çok ileri gidip bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp: “Kanımız dökülmedikçe kimse önümüze geçemez” diye yemin ettiler. Bu tartışma dört beş gün devam etti. Nerede ise kabileler arasında savaş çıkacaktı ki, Kureyşin en yaşlısı olan Ebû Umeyye Beni Muğîre Kureyşin ileri gelenlerini Mescidde topladı. Konuyu tekrar tartıştılar ve şu karara vardılar: Belirledikleri vakitte mescidin Safa tarafındaki kapısından önce kim içeriye girerse o, hakem olacaktı. Belirlenen vakitte evvelâ bu kapıdan Peygamberimiz içeri girdi. Bunun üzerine Kureyş ileri gelenleri hep bir ağızdan. “İşte bu giren zat, emindir, bunun hakemliğine razıyız. Bu güvenilir zat, Muhammed’tir.” Dediler. Peygamberimiz bunların yanına gelince, kendisini hakem tayin ettiklerini ve bunu kabul etmesini rica ettiler. Peygamberimiz onları dinledikten sonra hakemliği kabul etti ve. “Bana bir yaygı getirin’’ buyurdu. Getirilen bu yaygının içine kendi eliyle “Hacer-i Esved’’i koydu. Sonra kabile başkanlarının bu yaygının birer ucundan tutup birlikte kaldırmalarını söyledi. Böyle yaptılar, her kabile yaygının bir ucundan tutarak ‘’Hacer-i Esved’’i konacağı yere kadar kaldırdılar, Peygamberimiz de onu yerine koydu. Böylece her kabile “Hacer-i Esved’’i yerine koyma şerefinden payını aldı ve tartışma da böylece bitmiş oldu[13]. İslâmiyet’in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden Peygamberin yüksek ahlâkı ile ilgilidir. Esasen Kur’an-ı Kerim tek örnek kişi kabul etmektedir ki, o da Peygamberimizdir. Değerli kardeşlerim, Hz. Aişe validemize, Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda, o: “Onun ahlâkı Kur’an’dı” demiştir.[14] Peygamberimiz, davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Peygamberimiz, Peygamber olarak insanları davete başladığı zaman, onu duyan komşu ülkelerin başkanları , karşılaştıkları her Mekke’liden Peygamberimiz hakkında bilgi alıyorlar, daha çok ahlâkının nasıl olduğunu soruyorlardı. Mekke ileri gelenlerinden Ebû Süfyana (müslüman olmadan önce) Bizans imparatoru, Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın daha önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu? Ebû Süfyan: “Asla, yalan söylediğini duymadık” diye , cevap verdi. Bunun üzerine İmparator: Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi.[15] Değerli Kardeşlerim, Peygamberimize göre ahlâk herşeydi. O, ahlâka o kadar önem verirdi ki, dinin ne olduğunu soranlara, dinin güzel ahlâktan ibaret olduğunu söylerdi. Hatta ahlâkı güzel olmayanın; konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin diğer dinî vecibelerini yerine getirmiş olsa bile- olgun mümin olamayacağını söylerdi. Peygamberimiz, arkadaşlarından herhangi biri kendisinden bir ricada bulunduğunda bu ricayı geri çevirmez, yerine getirirdi. Evde namaz kılma mevzusu.. Kardeşlerim Şimdi sıra bizdedir. Şimdi tüm gücümüzle Sünnet-i Nebiye sarılma vaktidir. Kur’an-ı Kerim’in şu beyanını unutmayalım: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ (Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.[16] Yüce Rabbimiz bizlerin nasıl bir ümmet olduğumuzu (olmamız gerektiğini) Kur’an-ı kerim’de şöyle bildiriyor. كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız…” [17] -Günahlarımızı terk etmeliyiz. Memeden çıkan sütün bir daha memeye geri dönmemesi gibi günahlarımız artık bize dönmemeli. -İmanımızı kemale erdirmenin yolunun ibadetlerimizi ihlas ve samimiyetle yerine getirmek olduğu bilincini hissetmeliyiz. -İbadetlerimizin kabul olması için ise, ahlakımızın güzel olması gerektiğinin farkına varmalıyız. -Bizi bizi yapan asıl değer İslam Dinidir. Bu sebeple artık karar almalıyız. Beraberliğimizi bozan her şeyi bir kenara bırakacağımıza dair kararımızı vermeliyiz. Tespih tanelerini bir araya getiren ip, eğer koparılırsa o tespih tanelerinin her biri bir tarafa gider gerçeğini ve örneğini unutmamalıyız. Bizleri bir arada tutan İslam’dır, Kur’an’dır, Sünnettir. Artık aramızdaki kini, nefreti, düşmanlığı, haseti, küslüğü bir tarafa bırakma vaktidir. Bugün Peygamberimize olan bağlılığımızı ve O’na olan sevgimizi çokça salat ve selam getirmekle ifade edeceğiz. Çünkü bu Yüce Rabbimizin bizlere bir emridir. Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır. اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلٖيمًا “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.”[18] Mevlid Kandili insanı insan yapan bütün güzelliklerin odaklandığı bir şahsiyet olan rahmet elçisi Hz. Peygamberin doğumunu kutladığımız, onun bireysel ve toplumsal hayatımızı aydınlatan insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, sabır ve metanetini, kerem ve cömertliğini, kısaca insanlığa sunduğu değerleri anlayıp hayatımızı onun yüce ahlâkıyla güzelleştireceğimiz bir tazelenme mevsimidir. Mevlid Kandili bütün insanlığa sevgi, rahmet, huzur ve barış getirsin. Sevgili Peygamberimizi daha iyi tanımamıza vesile olsun. [1] Ahzab, 21 [2] Muvatta, Kader… [3] Bakara,127-129. [4] Saff, 6. [5] Şibli, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 1643, Şevval, 1330. [6] Al-i İmran,164. [7] Alak, 1-5. [8] Ahzap, 40. [9] Buhari, Menakıp, 18 [10] Enbiya,107. [11] Tevbe,128. [12] Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 982. [13] Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 30, 31. [14] Müslim, Müsafirûn, 129. [15] Buhari, Bedü'l-Vahiy, 1. [16] Al-i İmran, 3/31-32 [17] Al-i İmran, 3/110 [18] Ahzab / 56
0
0
2
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Mescid; secde edilen yer, namazgâh, cami yerine kullanılan namaz yeri. Aşırı saygı göstermek, alnını yere koymak, baş eğmek, eğilmek anlamlarına gelen "sücûd" masdarından yer ismi. Çoğulu "mesâcid" mescitlerin büyüğüne "cami" denir. Çoğulu "cevâmi''dir. Cami; toplayan toplayıcı demektir. Beş vakit namazda cuma ve bayram namazlarında mü'minleri bir araya topladığı için bu isim verilmiştir. İbadet edilen yer, tapınak anlamında "ma'bed" ve çoğulu "meâbid" de kullanılır. Türkler Anadolu’da, ibadethanelerin büyük yapıda olanlarına "cami" küçüklerine ise "mescit" adını vermişlerdir. Yeryüzünde kurulan ilk mescit Kâbe-i Muazzama'dır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذى بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمينَ (96) "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke'de bulunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olan Kâbe dir" (1). Ebû Zerr (r.a)'den rivayete göre, şöyle demiştir: Resulullah (s.a.s)'a, yeryüzünde ilk defa hangi mescidin tesis edildiğini sordum. Cevap olarak; "Mescid-i Haram" buyurdu. Bundan sonra hangisi inşa olundu, dedim Mescid-i Aksâ" buyurdu. İkisinin inşası arasında ne kadar süre bulunduğunu sordum. "Kırk yıl" cevabını verdi. Bundan sonra da, Allah'ın elçisi şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zerr! Namaz vakti nerede girerse, namazını orada kıl. Namazın fazileti, vaktinde kılınmasıdır" (2). Allah'ın elçisi yeryüzünde ancak şu üç mescidi ziyaret ve onlarda ibadet için yolculuk yapılabileceğini belirtmiştir; َلا تَشُدُّ الرِّحَالُ إلاَّ الى ثلاثَةِ مَسَاجِدَ: الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَمَسْجِدِ الرَّسُولِ ، وَالْمَسْجِدِ الاقْصى "Ancak şu üç mescit için yolculuk yapılabilir: Mescid Haram, benim şu mescidim (Mescidi Nebevi) ve Mescid-i Aksa" (3). Bu üç mescitte yapılacak ibadetin, başka mescitlerde yapılacak olandan üstünlüğünü bildiren çeşitli hadis-i şerifler nakledilmiştir (4). İslâm'ın çıkışı sırasında Kâbe putlarla doldurulmuş bir halde, Kureyş müşriklerinin ziyaret yeri idi. Hz. Peygamber Mekke'de iken müslümanlar önceleri kendilerini gizlemişler, Erkam b. Ebî'l-Erkam'ın evinde toplantılarını gizlice sürdürmüşlerdi. Hz. Ömer'in İslâm'a girişi ile kendilerini açığa vurdular ve ilk olarak topluca Kâbe'ye kadar giderek burada müşriklere karşı bir gösteri yaptılar. Hz. Peygamber Mekke'de iken namazlarım Beytullah'ın yanıbaşında, Yemen köşesi ile Hacer-i Esved arasında kılmaktaydı. O, peygamberlikten önce de, Kâbe'ye saygı göstermekte, onu kutsal tanımakta, fırsat olunca ziyaret edip, Hacer-i Esved'i öpmekteydi. Mekke'de ilk müslüman cemaatin, özel bir ibadet yeri yoktu. Hz. Peygamber (s.a.s), erkeklerden ilk müslüman olan Hz. Ali (r.a) ve diğer arkadaşları ile Mekke'nin dar sokaklarında, gizlice namaz kılmıştı. Hz. Peygamber genellikle namazlarını, Kâbe civarında veya kendi evinde tek başına kılardı. Bununla birlikte müslümanlar, cemaat halinde namaz kılabilmek için bir evde toplandıkları da olurdu. Bu ev, çoğu zaman ashabtan Erkam'ın evi idi. Hz. Ömer (r.a), İslâmiyeti kabul ettikten sonra, müminlerin rahatsız edilmeden Kabe'nin yanında namaz kılmalarını temin etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), yeryüzünün bütün müslümanlar için bir mescit olmasına rağmen Allah nazarında her yerin bir olduğunu belirtmiştir (5). Ancak namazların mescitlerde kılınmasının daha güzel olacağını bildiren hadislerde mevcuttur (bk. Müslim, Mesacid/1). Medine'ye hicret etmeden önce. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in emri ile orada Cuma namazı kılınmıştı. Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret ederken Kuba’da birkaç hafta geçirdi. Burada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu: لَا تَقُمْ فيهِ اَبَدًا لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ فيهِ فيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرينَ (108) "İlk gününden beri takva için kurulan mescitte bulunman daha uygundur" (6). Diğer bir mescit ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Medine'ye vardıktan sonra yaptığı mescittir. Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Medine'ye giren Rasulullah (s.a.s.) devesini salıverir. Devesi, nerede durursa orada misafir olacağını belirtir. Deve, bugün Mescid-i Nebevi’nin olduğu yerde durur. Boş bir arazi olan bu yeri, Hz. Muhammed (s.a.s.), mescit ve kendi ev halkı için oturacak yer yaptırmak üzere satın alır. O zamandan beri bu mescit, Peygamberimizin mescidi olarak isimlendirilmiştir. Yeri gelmişken kısaca mescitlere ait hükümlerden bahsedelim; Mescitler Allah-u Teâlâ'ya ibadet amacıyla yapıldığı için büyük bir şerefe sahiptir. Bu yüzden her mescide "Beytullah (Allah'ın evi)" denir. Bir mescit kıyamete kadar mescittir. Mescide saygısızlık veya tecavüz, Allah-u Teâlâ'nın hukukuna tecavüz anlamı taşıyacağı için uhrevî sorumluluğu gerektirir. Bir mescite sağ ayakla girilir, önce Resulullah (s.a.s)'a salâtü selâmdan sonra, "Allahümme'ftah aleynâ ebvâbe rahmetike (Allahım, bizlere rahmet kapılarını aç)" diye dua edilir. Çıkarken de önce sol ayağı dışarıya atarak, "Allahûmme'ftah aleynâ ebvâbe fadlike (Allah’ım, bize lütuf ve kereminin kapılarını aç)" diye duada bulunmalıdır. Diğer yandan mescide ilk girişte selâmlama anlamında Allah rızası için en az iki rekât "Tahiyyatül mescit" namazı kılınması sünnet olup, mescidin manevî havasına intibakı sağlar. Mescitlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak vaiz, hatib ve öğrencilerine ders vermekte olan üstad sesini duyurmak için yükseltebilir. Namaz kılanlara zarar vermemek şartıyla Kur'ân-ı Kerîm okuyanların veya Allah'ı zikredenlerin seslerini yükseltmeleri caizdir. Namaz için mescide gelenlerin, kendi durumuna göre en temiz ve en güzel giysilerini giyinmeleri, cemaati nefret ettirecek soğan, sarımsak gibi şeyleri namaz öncesinde yemekten sakınması insan, cemaate ve mescide olan saygının gereğidir. Kur'ân-ı Kerîm'de يَا بَنى ادَمَ خُذُوا زينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفينَ (31) "Ev Ademoğulları! Her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyinin" (7). Namaz kılanın önünden geçmek caiz değildir. Ancak mescitte ön saflarda boş yer varken arka safa namaza duranın önünden geçip ileri safa gidilebilir. Burada önünden geçilen kimse cami adabına uymayarak kendi saygınlığını kendisi yitirmiştir. Mescide abdestli olarak girilir. Mescitlere namaz için olmaksızın çocukları, akıl hastalarını sokmak veya mescidin içinden zaruret bulunmadıkça yol gibi geçmek caiz değildir (8) Kuruluşundan Günümüze Kadar Camilerin Üstlendiği Fonksiyonlar: Yukarıda da belirttiğimiz gibi camiler, İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren müslümanların hayatında önemli bir yer tutmuştur. Peygamberimiz İslâm'ı müesseseleştirmeye camiden başlamış ve ilk kurulan İslâmî müessese cami olmuştur. Cami ilk İslâm toplumunun teşekkülünde merkezi bir rol oynamıştır. Bu amaçla Hz. Peygamber, hicretten sonra Medine'ye varır varmaz, hemen bir mescit (Mescid-i Nebevî) inşa ettirmiştir. (9) O, Ashabıyla istişare toplantılarını burada yapmış ve gerçekleştirdikleri işlerin planlarını burada şekillendirmiştir. Bu mescitte birbirinden ayrı üç mekan bulunmaktaydı: 1- Namaz kılmaya ayrılan bir bölüm, 2- Okul vazifesi görmek için Suffa denen bir mekan, 3- Hz. Peygamber'in hanımlarına ayrılmış birkaç odadan oluşan ayrı bir kısım. Mescidin Suffa adı verilen bölümünde, planlı ve programlı bir eğitim faaliyeti yürütülüyordu. Bu durum o dönemde mescidin ibadet yeri olmasının yanı sıra, bir okul vazifesi de gördüğünü ortaya koymaktadır. İslâm'ın ilk dönemlerinde caminin görevi çok geniş tutulmuştur. Müslümanlar bu anlayışın sonucu olarak camiyi ibadet edilen, ilim öğrenilen, siyasî ve sosyal işlerin görüşülüp karara bağlandığı, ordu karargâhı, kaza dairesi, elçilerin kabul edilip diplomatik görüşmelerin yapıldığı bir makam olarak kullanmışlardır. Bu durum caminin o dönemde müslümanların dinî ve dünyevî işlerinin yürütülmesinde ne derece bir önceliğe sahip olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. İslâm'ın yayılmasıyla camilerin sayısında da bir artış yaşanmıştır. Adeta camiler yerleşim merkezlerinin teşekkülünde belirleyici bir rol oynamışlardır. Yeni kurulacak olan yerleşim merkezlerinde önce cami yeri belirlenmiş,(10) sonra şehrin diğer kısımları onun çevresine kurulmuştur. Ancak fetihlerin artması, coğrafî sınırların genişlemesi, ülke olarak çeşitli toplulukların İslâm'a girmesi ve değişen şartlar, cami ve mescitlerin başlangıçtan beri üstlendikleri bazı fonksiyonlarını tamamen veya kısmen diğer kurumlara bırakmasını gerektirmiştir. (11) Camilerin eğitim görevini üstlenen kurumlar medreseler olmuşlardır. Medreseler kurulduktan sonra da camiler eğitim ve öğretim yeri olma özelliğini kaybetmemişlerdir. Osmanlılarda büyük camilerin yanında inşa edilen medreselerin müderrisleri genellikle ikindi namazından sonra medrese öğrencileri dışındaki insanların da istifade edebilmesi için camilerde ders vermişlerdir. Camilerin Günümüzde Toplumsal Dayanışmayı Sağlamadaki Etkinliği: Kurulduğu günden itibaren müslümanların yaşamında önemli bir yere sahip olan camiler, bugün de aynı konumlarını muhafaza etmektedirler. Günümüzde camiler, öncelikle ibadet yeri olma özelliğine sahiptirler. Milyonlarca insan beş vakit namaz, cuma namazı, bayram ve teravih namazlarında ibadet maksadıyla camilere gelmektedirler. Ayrıca mevlit programlarında ve ramazanlarda okunan mukabelelerde camiler dolup taşmaktadır. Camiler ibadet yeri olma özelliğinin yanında, din eğitiminin temel bahisleri olan iman, ibadet, ahlâk gibi konularda eğitim yapılan birer yaygın eğitim kurumudur. Camilerde her yaş ve seviyedeki insanımız dinî konularda bilgilendirilmekte, aydınlatılmakta ve okullarda öğrendikleri dinî bilgiler pekiştirilmektedir. Akşam kursları ve yaz aylarında açılan yaz Kur'an kursları yaygın din eğitimi adı altında camilerde yürütülen din eğitimi etkinlikleridir. Camiler birer yaygın din eğitimi kurumu olduğundan buralarda verilen hutbe ve vaazların, Kur'an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretiminin önemi bir kat daha artmaktadır. İslâm birlik ve tevhid dinidir. Tevhid inancı en mükemmel ve ideal bir sosyal kaynaşma, kenetlenme, birleşme ve bütünleşme prensibidir. İşte camiler İslâm'ın özünde yer alan bu birlik ve beraberlik ruhunun insanlara kazandırıldığı, insanların birbirleriyle kaynaştığı ve toplumsal dayanışmanın temellerinin atıldığı kutsal mekanlardır. Camilerde cemaatle kılınan günlük namazlar ve toplu halde kılınan Cuma, teravih ve bayram namazları gibi öbür toplu ibadetler, imamın arkasında ve onun önderliğinde bir tek Allah'a kulluk için saflar halinde toplanmış bulunan ve her türlü mesleki, sosyal, kültürel statü farkları ve imtiyazları bir kenara bırakarak kenetlenen ve yek vücut olan bir toplumsal kaynaşma ve bütünleşmenin en canlı örnekleridirler. (12) Müslümanlar, kardeş oldukları bilincini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdırlar. Ayrıca Hz. Peygamber'i şekli olarak örnek almada hiçbir kimseye pirim tanımayan kimselerin onun getirdiği sevgi, dostluk, yardımlaşma, birlik ve beraberlik gibi mesajlara da kulak vermeleri gerekmektedir. Kâinatın Efendisi (s.a.s), وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لاَ تَدْخُلُونَ الجَنَّةَ حَتَّى تُوْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız."(13), مَثَلُ المُؤْمِنِينَ في تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعاطُفِهِمْ مَثَلُ الجَسَدِ إذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالحُمَّى "Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat hususunda mü'minler adeta tek bir ceset gibidirler. Ondan bir uzuv şikayet ederse, uykusuzluk ve ateşle cesedin diğer uzuvları da ona iştirak ederler."(14), المُؤمِنُ لِلمؤمنِ كَالبُنْيَانُ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضاً "Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirine bağlayan bir tek bina gibidir"(15) buyuruyor. Hz. Peygamber'in bu sözleri doğrultusunda her mü'min, diğer müslümanlara bakış açısını şöyle bir daha gözden geçirmelidir. Çağımızın yozlaşan ve adeta putlaştırılan anlayış ve değer yargıları ile basit menfaatler uğruna müslüman kardeşini terkeden, onun musibetinde huzuru bulan, huzurunda da kalbindeki kinden dolayı üzüntüyü yakalayan, siyasi ve dinî kökenli bazı çevre ve gruplara göre sözünü ve selamını belirleyen müslümanların bu eksende bir daha düşünmesinin gerektiği kanaatindeyiz. İster din kökenli olsun, ister siyasi olsun, düşmanlığa varan gruplaşmalar, bölünmeler hem dinimiz hem de vatanımıza zarar vermektedir. Birlik ve beraberlik bizi dinimizde de dünya milletleri arasında da güçlü kılacaktır. Bu bağlamda camilerin, müslümanlar arasında sevgi ve şefkati, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak amacıyla vücuda getirilmiş kurumlar olduğunu bir daha hatırlamalıyız. Peygamber (s.a.s.) müminleri daima cemaata davet etmiş hatta cemaate gelmeyenleri kınamıştır.(16) Ve bir hadisinde cemaatle kılınan namazın ferden kılınan namazdan daha faziletli olduğunu ifade etmiştir.(17) O halde Peygamberimizin teşvik ettiği cemaat nedir? Niteliği ne olmalıdır? Sosyoloji ilmine göre cemaat; aralarında diyalog bulunan organize topluluk şeklinde tanımlanmaktadır. Buna karşılık aralarında diyalog bulunmayan, birbirinden kopuk kitleye de kalabalık denir. Peygamberimizin birçok hadisinde teşvik ettiği ve İslâm'ın hedeflediği kitle, tanımlandığı şekliyle kalabalık değil, cemaat terimiyle örtüşmektedir. Buradan hareketle bugün camilerimizi dolduran kitlenin bu niteliğe sahip olmasını temenni etmek durumundayız. Zira aynı safta, aynı camide namaz kıldığı halde birbirinden haberi olmayan, birbirine selam dahi vermeyen, merhaba, nasılsınız gibi sevgi sözcüklerini ya hiç kullanmayan ya da oldukça cimri davranan Müslümanların sayısı azımsanacak kadar az değildir. Bu nitelikteki cemaatin eda ettiği namazın, evde tek başına kılınan namazdan 27 derece daha fazla sevap kazandırdığının düşünülmesi, Hz. Peygamberin önerdiği cemaat anlayışı ile ne derece bağdaşır? Müslüman namaza giderken karşılaştığı müslümana selam verir, onun halini sorar, ona güler yüz gösterir. İşte bunların hepsi dinimizde sevap işlerdir. Bu sevap işler nedeniyle kılınan namazın sevabı artacaktır. Camilerimiz bizlerin moral kaynağı olmalıdır. Cami kapısı itici değil, çekici olmalıdır. Oradan insanlar kovulmaz, orada insanlar küstürülmez, orada insanlar paylaşılabilecek her şeyini paylaşırlardı. Şu olay bizlere Hz. Peygamberin engin hoşgörüsü konusunda bir fikir verecek nitelikte olsa gerek. Bedevinin birisi gelip mescidin bir köşesine küçük abdestini bozuyor. Sahabe, bu olayı hoş karşılamıyor. Hz. Peygamber sahabeyi teskin ediyor ve bedevi işini bitirince, kova ile su getirtip orayı temizlettiriyor.(19) Bu olayı günümüze getirelim ve nasıl bir tepki vereceğimizi şöyle bir düşünelim. Hoşgörü ve merhamet tellallığı yapanların bu örneklere kulak vermeleri gerekmez mi? İcra ettiği fonksiyonları sayılamayacak kadar çok olduğu ortada olan cami ve mescitlerimizin kıymetini bilelim. Onlara icra ettikleri görevlere denk bir saygı ve önem gösterelim. Camilerin bizler için iman alameti olduğunu unutmayalım. Cenab-ı Hak Cümlemizin ibadet ve taatını ahsen-i kabul ile makbul eylesin. Gönlü mescidlere bağlı olduğu için bağışlanan bahtiyar kullar zümresine bizleri de dahil eylesin. (Amin) Dipnotlar: 1- Al-i İmran, 3/96 2- Müslim, Mesacid, 1-2 3- Tirmizi, Salat, 325 4- Müslim, Hacc, 505-510 5- Buhari, Salat, 56 6- Tevbe, 9/108 7- A’raf, 7/31 8- Şamil İslam Ans. Mescid mad. 9- Buhari, Menakibu’l- Ensar, 45 10-İsmet Kayaoğlu, İsl. Kuruml. Tar. Ankara 1980, s.117 11-M. Faruk Bayraktar, Yay. Eğitimde Din Öğretimi, Ankara 1999, s. 345 12-(Özetle), Şuayip Özdemir, Diyanet Aylık Dergi, Ekim 2000, sayı. 118 13-Müslim, İman, 93 14-Müslim, Birr, 65 15-Müslim, Birr, 8 16-Müslim, Mesacid, 251, 255, 278 17-Müslim, Mesacid, 245 18-Müslim, Zekat, 56 19-Müslim, Taharet, 98 20-(Geniş bilgi için bkz.) Ahmet Önkal, Asr-ı Saadette Mescidin Önemi.. Diy. Aylık Dergi, sayı.130 Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ﺜﻼثَةٌ: أهْلُهُ، وَمَالُهُ، وَعَمَلُهُ؛ فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقى وَاحِدٌ. يَرْجِعُ أهْلُهُ، وَمَالُهُ؛ وَيَبْقَى عَمَلُهُ. "Üç şey ölünün arkasından mezara kadar gider: Âilesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, birisi kalır. Dönenler âilesi ile malı, kalan da amelidir" (Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5, (2960); Tirmizî, Zühd 46, (2380).] Dünyada kalacak olan malımızın, Allah'ın emrine göre kullanılması ve harcanması önemli bir iştir. Çünkü bu harcama ile, âhirete uzanan geçide sağlam bir köprü kurma imkânı elde edilecektir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de: فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ "Hayır ve iyilik yapmak hususunda birbirinizle yarışınız" (el-Bakara, 2/148) buyuruyor. Hayır ve iyilik mal, el ve dil ile yapılır. Yapılacak bütün bu iyiliklerin adı "sadaka"dır, ve Peygamberimiz (sav); ـ وعن حُذَيْفَةَ رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #:كلُّ مَعْرُوفٍ صَدَقَةٌ. "Her iyi iş sadakadır" (Buhârî, Edeb 33; Müslim, Zekât 52, (1005); Ebu Dâvud, Edeb 68, (4947); Tirmizî, Birr 45, (1971).) buyurmuştur.
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مَنْ بَنَى مَسْجِداً يَبْتَغِى بهِ وَجْهَ اللّهِ بَنَى اللّهُ تَعالى لَهُ بَيْتاً في الْجَنَّةِ (Buhari, Salat, 65, 1/116.) Muhterem Müslümanlar! İbadet etmek, bütün insanlar için manevî bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın nasıl karşılanacağıyla ilgili usûl ve esaslar, yüce dinimiz İslâm’da açıklanmıştır. İbadetlerden bazıları ferdî olarak, bazıları da cemaat halinde îfa edilmektedir. İslâm dini, cemaate devam edilmesini teşvik etmiş, hatta Cuma ve Bay- ram namazları gibi bazı ibadetlerde cemaati şart koş- muştur. Ayrıca, beş vakit namazın cemaatle kılınma- sını, daha faziletli saymıştır. Sevgili Peygamberimiz namazların cemaatle kılınmasına özen göstermiş, imamlık yapamadığı son hastalığında bile, Hz. Ebu Bekr’in imam olduğu cemaate katılarak cemaatle namaz kılmayı aksatmamştır. Peygamberimiz, kişinin cemaatle kıldığı nama- zın tek başına kıldığı namazdan 27 derece daha fazi- letli olduğunu ifade etmiş,(1) cemaatle namaz kılmak için atılan her adımın bir kısım günahlara kefaret olacağını açıklamış(2) ve “Kim, cemaatle namaz kılmak amacıyla mescide devam ederse, her gelişi için Allah ona cennette özel bir mükâfat hazırlar.”(3) buyurmuştur. Tarihte bütün müslümanlar, işte bu inançla camiler inşa etmiş, namazlarını da cemaatle kılmaya özen göstermişlerdir. Çünkü, camilerin ruhu ve zineti, cemaattir. Aziz Mü’minler! Camiler, Allah katında en sevimli ve kutsal mekânlardır.(4) Bu mekanlar, kutsallığını ve önemini Allah’ın evi olmasından ve kıblemiz olan Kabenin şubesi olarak değerlendirilmelerinden almaktadır. Camilere cemaat olmak ise, maddî ve manevî bakımdan, o mübarek mekânları imar ve ihya etmek demektir. Camiler, bulundukları yörenin sosyal hizmetle- rinde, devamlı ışıldayan ve çevresini aydınlatan bir kandil gibidirler. Konumuzla ilgili olarak hutbemin başında okuduğum ayette Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekat veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”(5) Başka bir ayette de “Mescidler (camiler) şüphesiz Allah'ın- dır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin)”. (6) buyurulmaktadır. Muhterem Mü’minler! Bu ayetler ve Hz. Peygamber’in, Mekke’den hicre- tinde daha Medine’ye varmadan Kuba Mescidi’ni, Medi- ne’ye ulaşınca da ilk iş olarak Mescid-i Nebevî’yi, bizzat çalışarak ve teşvik ederek inşa etmeleri, dinimizde cami ve cemaate verilen önemi ortaya koymaktadır.(7) Cami yapımıyla ilgili olarak Peygamberimiz: “Bir kimse, Yüce Allah’ın rızasını gözeterek bir mescid inşa ederse, Allah da ona cennette bir köşk hazırlar”(8)buyurmuştur. Değerli Kardeşlerim! Kutsal camilerimiz kadar, bu camilerde görev yapan insanlar da önemlidir. Çünkü toplumumuzda temel insani ve ahlaki değerlerin yaşamasına, toplumumuzun manen yükselmesine önemli katkılar sağlayan, camilerimizin inşa ve imarında rol alan, dünyevi bir karşılık beklemeden büyük fedakarlıklarda bulunan, samimi davranış ve güler yüzleriyle gönüllerini bütün insanlara açan, hikmet dolu sözleri, dinlendirici hoş sohbetleriyle büyük, küçük herkesin gönlünü kazanan ve görev mahallerinde büyük azim ve gayretle dini hizmet- leri en güzel bir şekilde sunmaya gayret eden Din Görevlilerimiz, bu şerefli hizmetleriyle Peygam- berimizin varisleri olmuşlardır. İşte bu sebeple, birlik ve beraberliğimizin sembolü olan camilerimizin imarını, fonksiyonlarını, ferdi ve toplumsal hayatımızdaki yerini ve önemini daha iyi ortaya koyabilmek, yeni yetişen nesillerimiz üzerinde cami ve mescitler hakkında kalıcı izler bırakabilmek için; 1986 yılından beri Ekim ayının ilk haftasını “Camiler Haftası olarak” kutlayan Diyanet İşleri Başkanlığımız, doğumundan ölümüne kadar toplumda din ve sosyal hizmet gönüllüleri olarak çalışan Din Görevlilerimize de gereken önemin verilmesi amacıyla, 2003 yılından itibaren bu haftayı “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlamaya başlamış ve bunu bir gelenek haline getirmiştir. Aziz Müslümanlar! Yüce Allah’ın engin rahmet ve bereketinin cemaat üzerine olduğunu unutmayalım. Meşru mazeretlerimiz dışında namazlarımızı cemaatle kılmaya özen gösterelim. Ayrıca çocuklarımızı, zaman zaman camiye götürmeyi, onları da cami ve cemaate alıştırmayı ihmal etmeyelim. Haftanın insanlarımız, camilerimiz ve din görevlilerimiz için, hayırlara vesile olmasını diliyor ve bu haftanın; amacına uygun olarak güzel hizmetlerle dolu dolu geçmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Hazırlayan: Murat OSMANOĞLU Tuttlingen Din Görevlisi
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Elinden kendisini çeken oğlunu daha fazla kıramadı, “Tamam” dedi. Giyinip evden çıktıklarında parkın nerede olduğunu bilmiyordu. Yeni taşındıkları muhite yabancıydılar. Köşedeki bakkala sordular parkın yerini. – İki sokak sonra sağa dönün, caminin yanında. Bir banka oturduğunda oğlu Aycan kaydırakların üstüne çıkmıştı bile. Etrafına bakınırken parkın bahçe duvarlarının aynı zamanda caminin de duvarları olduğunu görüp biraz garipsemişti. Caminin geniş bir avlusu vardı. Onun yanında yemyeşil ağaçların altında bir dinozor kaydırak, ejderhadan yapılmış salıncaklar ve tahta evler vardı. Baba–oğulun park gezilerine zaman zaman anne Lale hanım da katıldı. Aycan koşup oynuyor, onlar da ağaçların altındaki banklarda sohbet ediyorlardı. Yine böyle bir günde Aycan koşarak gelmiş ve tuvaleti olduğunu söylemişti. Eve yetişemeyeceklerini anlayan Birol beye eşi “Caminin tuvaletine götür.” demişti. Oldu olası camilere ısınamamıştı. Tereddütle caminin tuvaletine girdiğinde tahayyül ettiği kötü manzarayla karşılaşmayınca şaşırmıştı. Her taraf pırıl pırıldı. Lavabolardaki aynalar, kâğıt havlular onun şokunu daha da artırmıştı. Çıkışta elini cebine attı; ama para verecek bir camekân göremedi. Yaşlı bir dede ona, “Oğlum tuvalet ücretsiz.” dedi. Parkı seven Cumhur ailesi yine böyle bir park gezisi sırasında konuşmaya dalmış, Aycan’ı unutmuşlardı. Leyla hanım, oğlu Aycan’a bir göz gezdirip göremeyince telaşlanmıştı. Parkın her yerine baktıkları halde Aycan yoktu. Oğullarıyla oynayan küçük kıza onu sorduklarında arkadaşı Servet’le birlikte camiye gittiğini öğrendiler. Biraz tereddütle ayakkabılarını çıkardığında içinde bir korkunun varlığını hissetti. 35 yaşına gelmişti; ama bir camiye gittiğini hiç hatırlamıyordu. Sadece arkadaşlarından camiyle ilgili kötü izlenimler dinlemişti. Oğlu Aycan’ı ön taraflarda bir sütunun dibinde gördü. Namaz kılan insanlar vardı, “gidebilir miyim” diye düşündü. “Bana kızarlar mı acaba!” diye içinden geçirdi. Oğlunu gidip almaya karar verdiğinde yavaş adımlarla geçti insanların arasından. Aycan eline aldığı tesbihlerle oynarken çevresini de merakla izliyordu. Babası elinden tutup çekti; ama gelmek istemiyordu. Birol bey de oturup namaz kılanları izlemeye koyulduğunda gözleri camiye ve cemaate daldı. Zannettiği gibi pis halılar yoktu. Aksine tertemizdi ortam. İnsanlar da asık suratlı değil, sevecendi. Namazını bitiren bir dede onların yanına gelmiş Aycan’ı kucağına alıp sevmişti. Birol bey oğlunu o yaz camiden almak için birkaç kez daha camiye girmişti. Hatta bir keresinde hocanın sohbetine takılmış, kalkıp gidememişti. Birol beyin hayatını bir çocuk parkı değiştirmişti. Cami avlusundaki bir parkla camiye ısınmış, 35 yıllık hayatında bir camiye adım atmıştı. Birol beyin her dost sohbetinde şöyle dediğine herkes şahit oluyordu artık: – Camiyi yaptıranlar eğer yanına çocuk parkını da düşünmeselerdi ben ve çocuğum camiyle tanışmayacaktık. Allah caminin yanına çocuk parkını da düşünenlerden razı olsun.
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Özel manasıyla İslâm, son ve cihanşümul peygamber Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğine ve O'nun tebliğ ettiği Kur'an'-ı Kerime imana dayanan ilahi dindir. Kur'an, vahyî ayetleri ihtiva eden kitab'dır. Bu kitab-ı mübinin tanıtımına göre Hz. Muhammed (s.a.) muallimü'l-beşerdir. İslâm'ın bağlısı olan müminler bu yüce muallimin başta ilahî kitab Kur'an'-ı Kerim olmak üzere tebliğ edip talim ettiklerim öğrenmekle mükelleftirler. "İlim tahsil etmek her müslümana farzdır." manasındaki hadis bu mükellefiyeti öğretmektedir. Ancak öğretilenlerin bütününü öğrenmek mümkün olamayacağı içindir ki İslâm alimleri, İslâm Dini'nin iman esaslarını, yüklenen görevlerin farziyetini ve ilahi yasakların haramlığını öğrenmenin her müslüman için farz-ı ayın olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. İslâm'ın etrafında oluşturulan şüpheleri giderecek bilgileri edinmenin, iştigal alanına göre o alanla ilgili dini ölçüleri eksiksiz kavramaya çalışmanın farziyeti de üzerinde ittifak edilen hususlardandır. Bu farz-ı ayın bilgileri öğrenmedikçe cehaletten kurtulmak mümkün değildir. Burada bilvesile ifade edelim ki ülkemizde öğretim ve eğitim kurumları, fizik, kimya ve tıp gibi belirli ve yeterli sayıdaki insanların öğrenmesiyle diğer fertler üzerinden öğrenme sorumluluğu düşecek farz-ı kifaye bilgileri öğretirken farz-ı ayın bilgileri gerektiği şekilde öğretmediği ve şirk türlerini tanıtmadığı için cehaleti giderici kamil ilim müesseseleri olarak görülemezler. Farz-ı ayın bilgilerle cehalet giderilmedikçe , yaradanın, kainatın ve insanın tanınması manalı ve gayeli bir hayat sürülmesi mümkün değildir. Güneş, ay, yıldızlar, dağlar, denizler, ovalar ve hayvanlar gibi varlıkların insan için yaratıldığını hissedebilen, ilmî, siyasi ve iktisadî faaliyetlerin insanlığın mutluluğu için yaptığını ileri süren insanın kendisin; tanıyıp konumlandırmadıkça görevlerini ve hayatî amaçlarını belirlemedikçe müstakar ve mutlu olamayacağı açıktır. Ahiretini kazanamayacağı bedihidir. Bu mukaddimeden sonra camilerimizin özellikle farz-ı ayın bilgilerin talim ve terbiyesinde çok ciddi görevleri üstlenmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Zaten devr-i saadetten beri camiin ana vazifelerinden biri de bu bilgilerin öğretilmesi ve bu bilgiler doğrultusunda amel edilebilmesi için gerekli olan manevi gücün sağlanılması olmuştur. Farz-ı ayın bilgilerin camilerde kazandırılabilmesi için nelerin nasıl yapılması gerektiğine dair bir kısmı zaten bilinen ve kısmî olarak uygulanan hususlara kısaca işaret etmekte fayda görüyoruz. HUTBELER: Cuma ve bayram hutbeleri İslâm Dini'nin resmi irşadı, farz-ı ayın bilgileri kazandırmanın ana vesilesidir, ibadet olduğu şuuru ve vecdiyle dinlenilmesi zaruridir. Peygamberimizin tatbikatına göre hutbelere öğretici, yönlendirici ve görev yükleyici olmalıdır. Hutbelerde farz-ı ayın türünden bilgiler ihtiva eden her mevzua yer verilmelidir. Ancak mevzular seçilirken toplumun gündemi dikkate alınmalı, meseleler ayetler ve hadisler Işığında sunulmalıdır. Cemiyetimizin gibi toplumlarda hutbelerin İslâm'a yönelik kültürel tecavüzlere cevab verici vasfı da bulunmalıdır. Ayrıca toplumun kültürel, siyasi, iktisadî ve ahlaki bunalımlarına mukni çareler sunucu olmalı, buhranların İslâmsızlıktan kaynaklanmadığı hakikati ısrarla vurgulanmalıdır. Hutbelerde yalnızca hak söylenmelidir. Hutbelerde mesela vergi vermenin farziyeti İslâm'ın laik cumhuriyeti her yönüyle benimsediği, anarşinin yalnızca silahlı eylemlere münhasır bulunduğu gibi mevcut toplum gerçeğini doğrulayıcı kültürel cinayetler işlenmemelidir. Hutbeler farz-ı ayın bilgilerle doldurulur, muhtevası laikliğin temel hak ve hürriyetleri çiğneyici emperyalizme açık ant-i demokratik güdümlü şekline kurban edilmezse cami en önemli vazifesini yapmış olur. VAAZLAR: camilerimizde farz-ı ayın bilgilerin kazandırılmasının bir diğer ana yolu da va'azlardır. Vaazlar bizce iki kısma ayrılmalıdır. a)Cuma Vaazları: Hutbelerde olduğu gibi Cuma vaazlarının konuları da bütün müslümanları ilgilendiren farz-ı ayın bilgilerle yüklü konulardan haftanın aktüalite-si düşünülerek seçilmelidir. Bu vaazlar umumiyetle bir sohbetlik olmalı konu daha sonraki haftalara aktarılmamalıdır. Cuma Dışındaki Va'azlar: Bunlar tefsir, hadis, fıkıh akaid ve İslâm tarihi gibi şer'i dersleri ihtiva etmelidir. Seçilecek tefsir, hadis, fıkıh akaid ve İslâm tarihi eserleri muntazaman sıra takib edilerek baştan sona okunmalıdır. Merkezî camilerde bu dersler için sabit günler belirlenmelidir. Uygulamada vaizler yanı sıra İmam-Hatiblerden de yararlanılmalıdır. Bu tür vaazları her vasat seviyeli din hizmetlisi yapabilir. Zira belirli kitablar okunacağı için ilmî seviye ve özel hazırlık gerekmeyecektir. Ancak her il ve merkezi ilçeler için bu vaazları muhtelif kaynaklardan hazırlayarak yapabilecek hocaların istihdamına öncelik verilmelidir. Bu yolda din ve ahlak dersleri öğretmenlerinden ilahiyat fakülteleri öğretim üyelerinden emekli ve Fahri hocalardan faydalanma yoluna da gidilmelidir. AŞRİ ŞERİF KIRAATİ VE TERCÜMELERİ: Camilerimizde namazların akabinde aşri şerifler okunmaktadır. Gerçeği ifade etmek gerekirse umumiyetle okuyan da, dinleyen de okunan ayetlerin manasını bilmemektedir. Hiç şüphesiz Kur'an-ı anlamadan okumak ve dinlemek de ibadettir. Ancak okuma ve dinlemenin asıl amacı anlamak ve amel etmektir. Aşırlar okunmalı, akabinde de okunan ayetlerin meali cemaate sunulmalıdır. Okunan ayetlerin kısmen genişletilmiş meallerinin okunması fazla bir zaman almayacağı için bu yolla Kur'an eğitimine rağbet gösterileceği aşikardır. Bu tür tatbikat için görevlilerin hoca hatta hafız olmaları dahi gerekmez. Kendileri için örnek olarak hazırlanacak ayetleri ve meallerini okuyabilirler. Bu örneklerden hareketle kendileri de yeni aşrı şerifler ve mealleri hazırlayabilirler. Ayetleri hafız olanlar ezbere, olmayanlarda yüzünden kıraat ederler. HADÎSLER VE İZAHLARI Bazı vakitleri namazların akabinde aşri şerifler ve genişletilmiş tercümeleri sunulabildiği gibi bazı vakitlerde de metni ve manasıyla, birlikte bir hadisi şerif okunarak çok kısa bir açıklaması yapılabilir. Bu tarz bir öğretimin ifası hadis metinlerine hakim bir hoca olmayı gerektirmez. Hazır örnekleri tane tane okumak kafidir. Kaldı ki bir müddet sonra imam-hatiplerin bilgileri ve cesaretleri artacağından hazırlıklarını kendileri de yapabileceklerdir. Gerek aşrı şerifler ve meallerini sunmak ve gerekse hadisler okuyup kısa açıklamalarını yapmak şeklindeki uygulama bu satırlarını yazan tarafından Süleymaniye camiinde yıllarca uygulanmış, ümit olunanın fevkinde bir alaka görmüştür. Pek tabiî ki yararı da pek büyük olmuştur. "Allah'ın Resûlünden Hayat Düsturları" isimli büyük boy 750 sayfalık eserimiz de bu yolla vücuda gelmiştir. TALİM VE TECVİD DERSLERİ Namaz sahih olacak şekilde Kur'an-ı Kerim'in okunabilmesi de farz-ı ayın bilgiler cümlesindendir. Cami cemaatlerinin çoğunluğunun Kur'an okumasını bilmedikleri ve bu sebeple duaları, fatihayı ve zammi sûreleri gerektiği şekilde okuyamadıkları bir vakıadır. Camiin ve cemaatının durumlarına göre namazlardan önce ve sonra tek tek ve de toplu halde okutmalar yoluyla eksiklikler bir ölçüde giderilebilir. Bu teklifimiz yüzüne okumasını öğretme yoluna gitmeden amaya öğretir gibi öğretme yoludur. Cami içinde 15-20 dakikalık derslerle sürdürülecek bu tür çalışmalarının bereketli olacağı açıktır. Pek tabiî ki yüzünden okumasını öğrenmek isteyeceklere de yardımcı olunur. KÜLTÜREL VE SOSYAL FAALİYETLER İslâma göre gerçek bilgi gereğince amel olunan bilgidir. Bu sebeple cami, tebliğ edip öğrettiği bilgilerin bir kısmını fiilen misallendirmek durumundadır. Bu maksatla camiler bünyesinde İmam-hatiblerin aralarında bulunduğu heyetler oluşturulabilir. Mevzuata uygun olarak bu heyetler başta cemaatin fakirleri için olmak üzere fakirler için yardım toplayıp dağıtabilirler. Cami bünyesinde ve çevresinde okuma odaları açabilirler. Kitap toplama ve dağıtma kampanyası da açabilirler. Hastahane ve hapishane ziyaretlerinde bulunabilirler... 23- Camiden HayataAli Rıza Demircan Özel manasıyla İslâm, son ve cihanşümul peygamber Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğine ve O'nun tebliğ ettiği Kur'an'-ı Kerime imana dayanan ilahi dindir. Kur'an, vahyî ayetleri ihtiva eden kit......... 1990 - Kasım, Sayı:57, Sayfa=13
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Değerli Kardeşlerim, İslam’ın temel kurumlarından biri olan cami İslam düşüncesinin gelişmesinde, dinin yayılmasında ve gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştır. Cami, İslam’ın en büyük sembollerinden biridir. Bir beldenin Müslüman cemiyeti olduğu, hemen orada yükselmiş olan camilerden ve minarelerden anlaşılır. Camiler İslamiyet’in açık mührüdür. Cami, mescitlerin büyüğüne denir. Çoğulu "cevâmi''dir. Cami; toplayan toplayıcı demektir. Beş vakit namazda cuma ve bayram namazlarında mü'minleri bir araya topladığı için bu isim verilmiştir. İbadet edilen yer, tapınak anlamında "ma'bed" ve çoğulu "meâbid" de kullanılır. Türkler Anadoluda, ibadethanelerin büyük yapıda olanlarına "cami" küçüklerine ise "mescit" adını vermişlerdir. Değerli Kardeşlerim, Yeryüzünde kurulan ilk mescit Kâbe-i Muazzama'dır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke'de bulunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olan Kâbedir" (Âl-i İmran, 3/96). Daha sonra yeryüzünün çeşitli yerlerinde inşa edilen mabedlerde insanlar ibadet etmeye başladılar. Her memleketin insanı kendi düşünce dünyasına uygun ibadethaneler yapmıştır. Bizler ilk Müslümanlara baktığımızda özellikle çile dönemi Mekke’sinde bir çok zorluğun olduğunu görürüz. Doğru dürüst ibadet edemiyorlardı. Mekke'de ilk müslüman cemaatin, özel bir ibadet yeri yoktu. Hz. Peygamber (s.a.s), erkeklerden ilk müslüman olan Hz. Ali (r.a) ve diğer arkadaşları ile Mekke'nin dar sokaklarında, gizlice namaz kılmıştı. Hz. Peygamber genellikle namazlarını, Kâbe civarında veya kendi evinde tek başına kılardı. Bununla birlikte müslümanlar, cemaat halinde namaz kılabilmek için bir evde toplandıkları da olurdu. Bu ev, çoğu zaman ashabdan Erkam'ın evi idi. Hz. Ömer (r.a), İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, müminlerin rahatsız edilmeden Kabe'nin yanında namaz kılmalarını temin etmişti. Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret ederken Kubada birkaç hafta geçirdi. Burada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu: لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ "İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur" (et-Tevbe, 9/108). İşte bu mescit, İslâm âleminde yapılan ilk mescittir. İkinci mescit ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Medine'ye vardıktan sonra yaptığı mescittir. Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Medine'ye giren Resulullah (s.a.s.) devesini salıverir. Devesi, nerede durursa orada misafir olacağını belirtir. Deve, bugün Mescid-i Nebevî'nin olduğu yerde durur. Boş bir arazi olan bu yeri, Hz. Muhammed (s.a.s.), mescit ve kendi ev halkı için oturacak yer yaptırmak üzere satın alır. O zamandan beri bu mescit, Medine'nin belli başlı mescidi olarak zamanımıza kadar gelmiştir. Medine mescidinde, ashabını dinî ve dünyevî konularda aydınlatma amacıyla oturmaları Resulullah'ın âdetleri idi. Bu ilk mescitlerden sonra, İslâm âleminde mescitler çığ gibi çoğaldı. Müslümanlar kurdukları bütün köy ve kasabalarda, fethettikleri her yerleşim merkezinde bir veya birden fazla mescit yapmayı prensip haline getirdi. Camiler, başlangıçta ibadet yeri, ilim müessesesi, kaza dairesi (mahkeme), ordu karargâhı, elçilerin kabul edildiği bir makam ve hatta gerektiğinde hapishane olarak kullanılmıştır. Mescitler son zamanlara kadar, ibadet yeri olarak görev yapmanın yanı sıra, eğitim-öğretim faaliyetlerinin de icra edildiği bir yer olmuştur. Camilerin Yapılmasının Önemi Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette, mescitleri yapacak olanlarda dört ana vasfın arandığı görülmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِين "Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur" (et-Tevbe, 9/8). (Mefail Hızlı, Şamil İsl. Ans. “Mescit”) Değerli Kardeşlerim, İnsanların akın akın Yüce Allah’ın huzuruna boyun bükerek, ağlayarak, Allah’ın rahmetini umarak onun divanına durmalarını sağlayan, insanları birbirine bağlayan, cemaat şuurunu geliştiren camileri yapmak ve onları ayakta tutmak kadar önemli ne vardır? Camilere ancak Müslüman olanlar sahip çıkarlar. Bu yüzdendir ki yeryüzünde geçmişi bin yıla dayanan ev sayısı yok denecek kadar azdır. Ama camilerden yüzlercesi yıllar geçmesine rağmen hala dimdik ayaktadır. Hele büyük üstat Mimar Sinan’ın eserleri hala muhteşem bir şekilde asırlara ve zamana meydan okuyorlar. Bu bize Müslümanların camileri yaparken nasıl da harcın içine ruhlarını da kattıklarını göstermektedir. Buna karşılık camilerin yıkımı için gayret sarf edenlerin nasıl bir sonla karşılaşacaklarını Rabbü’l-Alemin şu şekilde izah ediyor: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Allah’ın mescidlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir.” (Bakara, 2/114) Yeryüzünde Allah’ın isminin anıldığı camilere karşı saldırganca tavır alanları Allah açık bir şekilde uyarmaktadır. مَنْ بَنَى مَسْجِدًا يُذْكَرُ فِيهِ اسْمُ اللَّهِ بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ “Kim Allah rızasını gözeterek, Allah için bir mescid yaptırırsa, Allah da onun için cennette bir köşk yaptırır.” (Müslim, Zühd, 3) Değerli Kardeşlerim, Ecdadımız bir yere gittiğinde, bir memleketi fethettiğinde yaptıkları ilk iş oraya bir cami inşa etmektir. O belde de İslam’ın yükselen sesi minarelerden de yükselmeye başlar. Bu aynı zamanda o belde insanı üzerinde son derece etkileyici olmuştur. Bunun yanında farklı dinlere mensup insanların mabedlerine de saygı gösterilmiş ve onlara da yardım da bulunulmuştur. CEMAATİN ÖNEMİ Cemâat namazı; bir araya gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir. "Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir. Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben şöyle buyurur: "Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun." (en-Nisâ, 4/102). Hz. Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır. صَلَاةُ الْجَمَاعَةِ تَفْضُلُ صَلَاةَ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً "Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. " (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47). Başka bir rivayette bu fazilet yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Mesâcid, 16). Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ وُضُوءَهُ ثُمَّ رَاحَ فَوَجَدَ النَّاسَ قَدْ صَلَّوْا أَعْطَاهُ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ مِثْلَ أَجْرِ مَنْ صَلَّاهَا وَحَضَرَهَا لَا يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ أَجْرِهِمْ شَيْئًا "Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabil bir derece yükselir ve bir günahı silinir." (Ebû Davud,'Salât,8). Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur. Peygamber (s.a.s.)'in "İki ve daha yukarısı cemâattır. " (Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz. Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir. İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun fark etmez. Çünkü Peygamber (s.a.s.) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır. Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler. Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattir. Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz. Rasûlullah (s.a.s.) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda bir çok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları: "Adamın cemâatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır." (İbn Mâce, Mesacid, 16). "Adamın cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür. " (Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16). "Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate gelirlerdi. " (İbn Mâce, Mesâcid, 18) مَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ نِصْفِ لَيْلَةٍ وَمَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ وَالْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ لَيْلَةٍ "Kim yatsıyı cemâatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim hem yatsı hem de sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur" (Ebû Davûd, es-Salâ, 45). Peygamber (s.a.s.), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri şöyle yermektedir: "Vallahi içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım. "(el-Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17). "Vallahi bazı kavimler cemâatleri terk etmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır. " (İbn Mâce, Mesâcid, 17). Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604). Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat,herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir. Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir. Bu mazeretler şunlardır: -Yürüyemiyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak. Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi. Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür. Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır. Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür. 1-Vaktin evvelinde namaza gitmek, 2- İslâm şiârını açığa vurmak, 3- İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak, 4- İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması, 5- Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak, 6- Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması, 7- Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları, 8- Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek. (Halid ERBOĞA, Mescit, Şamil İsl. Ans.) Sayılamayacak kadar namazın faydaları vardır. Müslümanları birbirinden haberdar etmesi, toplumsal bilinci geliştirmesi, insanların birbirinin dertleriyle dertlenmesi, büyük küçük, amir memur, fakir zengin gibi farklı kuşakları birbirine yakınlaştırması açısından cemaatin çok büyük önemi bulunmaktadır. M. Şükrü KILIÇ 22-10-2004 KONYA
0
0
4
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Yaşamın başlangıcıyla beraber Dinlerin başlangıcı gerçekleşmiştir. Yüce Yaratan yaratmış olduğu kulları için dünyada ve ahirette mutluluğa erecekleri, kendi akıllarıyla doğru ve yanlışları bulabilecekleri ilahi nizamlar (dinler) göndermiştir. İnsanlığa gönderilen dinler içerisinde itikat, ibadet ve ahlak ilkeleri mevcuttur. Bu ilkeler ile beraber insanların topluca ibadet etmeleri gereken yerler (mabetler) tarih sahnesinde yerini alan bütün dinlerde mevcuttur. İster ilkel kabile dinleri olsun, isterse insanlığı derinden etkilemiş olan ve günümüzde milyarlarca müntesibi bulunan dinler olsun insanların tapındıkları mabetler her dinde olagelmiştir. Günümüzde yaşayan bütün dinlere baktığımız zaman mabetler insanların en vazgeçilmez kutsal mekanları olarak göze çarpmaktadır. Her bir yerleşim alanının temelinde mabet mevcuttur. Mabetler, şehirleşmenin ana unsuru olarak her zaman olmuş ve her zaman olacak olan ana unsurlardır. Müntesibi olmakla şeref duyduğumuz, Yüce Allah’ın kullarına göndermiş olduğu son din İslam Dininde bulunan mabetler ilk dönemlerde mescit olarak zikredilmiş, günümüzde ise bu mabetler hem “mescit” hem de “cami” olarak ifade edilmektedir. İnsanlar için ilk kurulan mabed hakkında Allah-u Teala Kur’an-ı Kerimde şöyle bildirmektedir. إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir.”[1] Peygamber Efendimiz bir hadislerinde kendisine sorulan bir soru üzerine ilk bina edilen mescidin "el-Mescidu'l-Harâm" olduğunu cevap olarak vermiştir.[2] Peygamber Efendimizin Medine’ye hicretleri esnasında ve daha sonra gerçekleştirmiş olduğu ilk ve en önemli iş mescit inşası olmuştur. Nitekim Ranuna vadisinde ilk cumanın kılındığı Kuba mescidi daha Medine’ye gelinmeden inşa edilmiş, Medine’ye hicretin tamamlanması akabinde Mescid-i Nebevi yapılmaya başlanmıştır. Peygamber Efendimizin şehirleşme planında ilk temel unsur mescit olmuştur. İnsanların bir araya geldikleri, eğitimin yapıldığı, istişare edilmek suretiyle önemli karaların alındığı yer haline gelmiştir mescid-i nebevi. Sosyal hayatın daha düzgün bir şekilde devam edebilmesi için en temel unsurların başında hep mescitler ön planda tutulmuştur. Mescit kavramı zaman içerisinde biraz daha farklı kullanımlara bürünmüş ve mescit kavramı yerine artık cami kavramı kullanılır hale gelmiştir. İlk zamanlarda sadece Cuma namazı kılınan mescitler için el-mescidü’l-cami (cemaati toplayan mescit) ifadesi kullanılırken, zamanla bu tabir kısaltılmış ve cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kur’an-ı Kerimde kullanış şekli olarak mescit ifadesi zikredilmiştir. Mescit ifadesi Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde tekil, çoğul veya sıfat olarak kullanılmıştır.[3] Dağınık şeyi toplamak, biriktirmek, birleştirmek, elbise giymek anlamındaki "c-m-`a" kökünden türeyen câmi', toplayan, bir araya getiren, birleştiren, müellif, mürettip demektir. Dinî terim olarak, toplu ibâdet edilen yerlere denir. Kur'ân ve sünnette câmi, mescid kavramı ile ifade edilmiştir. Mescid; secde edilen yer demektir.[4] Camilerin asıl fonksiyonu mabet oluşudur. Camiler Allah’ın anıldığı, birlik ve beraberlik içerisinde Allah’a ibadet edildiği yerlerdir. Kur’an-ı Kerimde bu hususla ilgili ayetleri sizlerle paylaşmak isterim. “Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”[5], “...İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.”[6] Camiler insanları sadece bedenen birleştiren yerler değildir. Aynı şekilde ruhları birleştiren, maneviyatı sağlamlaştıran, birlik ve beraberliğe katkı sağlayan mekanlardır. Irk, mezhep ayrılığı yoktur camilerde. Zengin fakir ayrımı, amir memur, işçi işveren ayrımı yoktur camilerde. Aynı safta omuz omuza bir araya gelen insanlar kendilerinde bulunan sıfatları bir tarafa bırakarak aynı Rabbe yönelmek, aynı kıbleye doğru bir duruş sergilemek üzere camide bir araya gelirler. Bu birliktelik gönüllere ferahlık verir. Sevgi ve saygının ihdas edilmesine zemin hazırlar. Sıkıntılar çözümlenir. İnsanlar birbirleriyle irtibatı koparmaz. Yardıma muhtaç olanlar tespit edilir. Sıkıntı içerisinde olanların sıkıntısı giderilir camilerde. Camiler Allah’ın evleri, oraya gelenler ise ev sahibi olan Allah’ın (c.c.) misafirleridir. Nitekim insanlar için ilk kurulan Mabedin adı Beytullah (Allah’ın evi)’tır. Bu sebeple Yüce Allah’ın evlerine yardım edenler, imar edenler, bakımını üstlenenler, ihtiyaçlarını karşılayanlar Allah’a iman ettiklerini ortaya koymaktadırlar. Bir ayette Yüce Yaratanımız şöyle buyurmaktadır. إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَـئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” [7] Allah’ın evlerini imar edenler övülmekle beraber, Mescitlerin ve camilerin harap olması için çalışanlar ise zalim insanlar olarak değerlendirilmektedir. Kur’an-ı Kerimde bu husus şöyle ifade edilmektedir. وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَـئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleler oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.” [8] Camiler Müslümanlık nişanıdır. Her nerde görülürse görülsün orda Müslüman insanların yaşadığı hemen anlaşılır. Camiler Müminlerin bilmediklerini bildikleri, bildiklerini ise yeniden kavradıkları birer eğitim yuvalarıdır. Daha ilk dönemde başlayan bu eğitim ve öğretim günümüzde de her hafta gerçekleştirilen Cuma vaazlarıyla, Cuma gününde okunan hutbeler ile toplum ve fert hayatını ilgilendiren konulara yer verilmektedir. Müminlere her türlü kötülüklerden uzak durmalarının yanında; her türlü iyilik ve güzellikler, insan sevgisi, vatan, bayrak, ezan, Kur'an sevgisi, ana-babaya saygı, büyüklere hürmet, küçüklere sevgi vaaz ve hutbelerde dile getirilmektedir. Vaazımızın bu kısmında Yüce Rabbimiz mescitlerde (camilerde) nasıl davranmamız gerektiğini madde başlıkları halinde ayetler ışığında sizlerle paylaşmak isterim. -Camilerde sadece ve sadece Allah’a ibadet edilir. Kur’an-ı kerimde şöyle buyrulmaktadır. “Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.” [9] -Camilere giderken en temiz elbisemizi giymeye özen göstermeliyiz. İnsanları rahatsız edici her türlü şeylerden uzak durmalıyız. Kur’an-ı Kerimde Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “Ey Ademoğulları! Her mescitde ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin).” [10] -Camiler temiz tutulmalıdır. Temiz tutulmasına hem cami görevlilerimiz hem de cemaatimiz yardımcı olmalıdırlar. Cemaatimiz temiz çoraplarla camiye gelmeli, camilere elbiselerinden herhangi bir şey düşürmemeye özen göstermelidir. Cami görevlilerimiz ise cami temizliğinin Allah’ımızın bir emri olduğunu unutmamalıdırlar. Cami temizliğiyle meşgul olmak Yüce Rabbimizin emrini yerine getirmektir. Kur’an-ı Kerimde Allah-u Teala Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e şöyle emirde bulunmaktadır. “İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” [11] Allah’ın evlerini temiz tutmakla ayrıca Nz. İbrahim ve Hz. İsmail’in sünnetini yerine getirdiğimizi de unutmamalıyız. Günümüzde Camilerde hizmetler, cami görevlilerimiz tarafından devam ettirilmektedir. Camilerimizde imam-hatipler, müezzin-kayyımların yanı sıra vaizler ve müftüler cemaate gerekli bilgilerin aktarılmasında cemaatimize yardımcı olmaktadır. Mescitlerde imam olarak ilk vazifeyi icra eden Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’dır. Biz mihrabı Efendimizden emanet olarak almış görevlileriz. Bu görevin sorumluluğunu yerine getirmenin çabası içindeyiz. Allah’ın misafiri olarak Allah’ın evlerine gelen insanları ağırlama görevinin bizlere verilmesi sebebiylede ayrıca Yüce Rabbimize sonsuz kez hamd ediyoruz. Böyle önemli bir vazifeyi icra etmenin sevinci gönüllerimizi kapsamıştır. Cemaatimize beş vakit namaz kıldırmak için ön tarafta bulunmak ise vazifeler içerisinde çok büyük bir sorumluluk olduğu bilinci içerisindeyiz. İslam’da ilk müezzin Hicri 1. yılda Peygamber (s.a.s.) Efendimiz tarafından görevlendirilen Bilal-i Habeşi’dir. Bir başka sahabe Abdullah b. Ümmü Mektum’da Hz. Peygamber Efendimize müezzinlik yapanlar arasında idi. Günümüzde müezzin-kayyımlık görevini sürdüren görevlilerimiz, her gün beş vakit ezan-ı şerifi okumanın verdiği huzurla görevlerini ifa etmektedirler. Bilal-i Habeşi’nin mirası günümüzde müezzin-kayyımlara geçmiştir. Bu miras en değerli bir hazinedir. Çünkü ezan inananların nişanesidir. Her nerde duyulursa duyulsun Müslümanların varlığını ortaya koyar. Ezan, Tevhid ilkesinin en güzel şekilde bütün insanlığa aktarılmasıdır. Peygamberimizin Peygamberliğinin ilan edilmesidir. Müslümanlar her gün beş vakit ezan ile kurtuluşa ve mutluluğa, huzura ve namaza davet edilirler. Bu daveti yapan görevliler ise ne kadar bahtiyarlardır. Camide cami görevlilerimizden başka cemaati doğru bilgilerle aktaran Müftülerimiz ve Vaizlerimiz ve Diyanet İşleri Başkanlığımıza bağlı görevlilerimiz bulunmaktadır. Kürsüden halkımıza İslam Dinimizin iman, ibadet ve ahlak ile ilgili genel prensiplerin en doğru bir şekilde aktarılması, günlük hayatta karşılaşabilen sıkıntıların İslam ışığında aydınlatılmaktadır. Ayrıca manevi değerlerin yanı sıra milli değerlerimizde halkımıza aktarılmakta, milli ve manevi değerlerine bağlı, vatanını ve milletini seven bireylere yetiştirilmesi için çaba gösterilmektedir. Bireyin ve toplum huzurunun elde edilmesine katkıda bulunulmaktadır. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır. وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [12] Yüce Rabbimizin bu emri doğrultusunda hareket edebiliyorsak ve bu ayetin sırrına mahzar olmuş bir şekilde bu topluluğun bir üyesi olabilmişsek biz Din Görevlileri için en büyük bahtiyarlıktır. Çünkü böyle bir topluluğun bir üyesi olmak dünya ve ahiret kurtuluşuna ermenin yoludur. Bu sebeple cami görevlisi olmak aynı zamanda Rabbimizin emrine muhatap olmak demektir. Ayrıca insanlara doğru olanı emretmek ve yanlış olandan sakındırmak ne kadar önemli ve ne kadar güzeldir. Diyanet İşleri Başkanlığı, 1986 yılında Ekim ayının ilk haftasını camiler haftası ilan etmiştir. Camiler Haftasında, camilerin ve cemaatin önemi, yazı, va'z, konferans ve hutbelerde anlatılmakta, camiler ve çevresi gözden geçirilmekte, yıllık bakım, onarım ve temizliği yapılmaktadır. Bugünkü vaazımızda Camiler ve Din görevlileri haftası münasebetiyle Camilerimizin hayatımızdaki önemini ve din görevlilerimizin cami hizmetlerindeki değerini sizlerle paylaştık. Sonuç itibariyle Camilerimiz milli ve manevi değerlerimizin en temel yapı taşlarından biridir. Birlik ve beraberliğimizin sağlamlaştırıldığı en önemli yerlerdendir. Bilmediklerimizin öğrenildiği bir eğitim yuvasıdır. Büyüklere saygı, küçüklere şefkatin en güzel aktarıldığı mekanlardır. Camilerimiz bizi birbirimize bağlayan unsurların başında gelmektedir. Müslümanlığın nişanesidir. Şehirlerin vazgeçilmez en güzel yapıları arasındadır. Mihrap, minber, kürsü caminin bütün müştemilatı bizlere birer emanettir. Cami görevlilerimiz ise Peygamber Efendimizin (s.a.s.), Bilal-i Habeşi’nin emanetlerini yerine getirebilme sorumluluğu içerisindedirler. Ayrıca Allah’ın evlerine hizmet etmenin şerefiyle doludurlar. Bu vesile ile Camiler ve Din görevlileri haftamızı tebrik ediyoruz. Bu hafta vesilesi ile cemaatimizle beraber bu vazifenin en güzel şekilde devam edebildiğini siz kıymetli cemaatimize aktarmak istiyoruz. Yapıcı olan her türlü önerileriniz bizler için çok önemlidir. Sizler Allah’ın misafirlerisiniz. Sizinle birlikte bu mekanda bulunmak bizler için çok büyük bir lütuftur. Yüce Rabbim camilerimizi, görevlilerimizi ve cemaatimiz eksik etmesin. Rabbim birlik ve beraberlik içerisinde en güzel günleri yaşamayı bizler nasip etsin. Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun. www.guncelvaaz.com Ahmet ÜNAL Başkanlık Vaizi [1] Al-i İmran, 3/96 [2] Buhari, Enbiya, 40 [3] TDV, İslam Ansiklopedisi, “cami” md. c.7, s.46-47 [4] Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yayınları, “Cami” md. [5] Nur, 24,36 [6] Tevbe, 9/108 [7] Tevbe, 9/18 [8] Bakara, 2/114 [9] Cin, 72/18 [10] Araf, 7/31 [11] Bakara, 2/125 [12] Al-i İmran, 3/104
0
0
3
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Sahip olduğumuz nimetlerin en kıymetlisi; İslam ahlakının değerini bir bilsek. Onun dokunduğu mekanlarla - mabedlerle olan bağımızı yenileyebilsek; İslam medeniyetine varan yolun başını bulacağız. "İslam insanı"nın inşâsına dğru noktada başlayabileceğiz. Kur'ân'ı evlerimizde başucu kitaplarının başına, camileri mahallenin merkezine bir alabilsek. Gözlerimi kapayıp bir İslam diyarı düşünüyorum: Cami, şehrin ve hayatın tam ortasında. Ana gövdesi ve onu tamamlayan külliyesi ile şehrin en göz alıcı yapı grubunu oluşturuyor. Meskenler ve sokaklar, onun tamamlayıcı unsurları. Başını kaldırsan camiin silüeti yansıyor yüzüne. Günün ışıkları şavkımadan sabah namazında camiin kandilleri aydınlatıyor, secdeye varan pak alınları... Gecenin karanlığında; kubbelerden gönüllere damlayan nur ile aydınlanıyor, yatsı namazını kılan mü'min gönüller. Günün başı ve sonu kutsal mekanlarda ve her yerde açılan seccadelerde mühürlendiği gibi : "kitaben mevkuten" sırrının bir tecellisi olarak öğle, ikindi ve akşam da belirli aralıklarla insanlar kıyama çağrılıyor: Günlük hayatın bitmeyen gailesine mola veriliyor. Ümmet hayatı ilmek ilmek örülüyor. Düşünmek bile insanı mutlu ediyor: Evlerin şerefiye payı ulu camie nâzır olmasıyla doğru orantılı. Çarşılar cami sokağına bakıyor. Okul, hamam, hastane hemen camiin yanında. İnsanlar hocanın bir çift sözünü önemsemekte. Örnek olarak onu gösteriyorlar çocuklarına... İş takip edenler, buluşma saatlerini namaz vakitlerine göre ayarlamakta : "İkindi çıkışında buluşalım" diyorlar... İnsani ilişkilerde güven unsuru hakim, kuşku değil. Sevgi ve merhamet hep ön planda... * * * Nicedir, cami ve ibadet eksenli bir hayatın güzellikleri insanımızdan gizleniyor sanki. Güllerin çiçeklerini üzerine, çul-çuval örtülüyor. Ya da biz, sahip olduğumuz hazinelerin kıymetini yeterince bilmiyoruz. Yitirdiğimiz değerlerimizi, tam da kaybettiğimiz yerde aramaya başlamalıyız diye düşünüyorum. Şu günlerde üst üste geldi, camilerde öyle doyumsuz anlar yaşadım ki; atlanıp geçilecek cinsten değil. Bunlardan bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Bir süredir adet edindik. Fırsat buldukça dostlarımızla Eyüp Sultan'a sabah namazına gidiyoruz. Genellikle hafta sonları... İşe, okula yetişebileceksek hafta içinde... Bize bu imkanı veren Rabbimize şükürler olsun. Özellikle hafta sonları, şehrin istirahatte olduğu bir vakitte bizler; dolu dolu saatler yaşıyoruz. "Günümüz, ömrümüz bereketleniyor." diye düşünüyoruz. Yüzümüz aydınlanıyor. Eyüp Camii avlusundan dalga dalga boşalan mü'minlere bakıp dostuma dedim ki ; "Elhamdülillah, insanlar buraya rağbet ediyor. Ak sakallı amcalarla henüz bıyıkları terlememiş gençler aynı safta; omuz omuza. Ne güzel... Hanımı, çocukları alıp gelenler var. Şu insanların yüzündeki ışıltıya bir bak : Güne Eyüp'te sabah namazı ile başlamışlar. Namazdan sonra yaptıkları ilk iş; Hz. Peygamber'in mihmandarını selamlamak." "Buradaki coşkunun iki sebebi var." dedi dostum. Birincisi; mihmandar-ı Rasûl'ün huzurunda bulunmamız. İkincisi; insanların sadece sabah namazı için burada bulunmaları. Henüz dünya meşgalesi başlamamış. Bu, sabah namazına özgü bir bereket olsa gerekir." Bütün camilerin beş vaktin tamamında ve özellikle sabahları ihmal edilmemesi gerektiğini düşünerek dedim ki: "Sabahları, cemaatin azlığından camilerin yüreği yanık, minarelerin boynu bükük gibi gelir bana. Cemaati az ve garip de olsa, sabah namazlarını camilerde eda etmenin hazzı bir başka oluyor." "Azizim orada dur." dedi dostum. "Lütfen tekrar et, söylediğin son cümleyi yazalım. Kayda geçsin, gönlümüze işlesin..." Tekrar görüşme dileğiyle vedalaşıp ayrıldık... * * * Öğle namazını bir zamanlar dört yıl kaldığım yurdun yakınındaki camide kılıyorum. Bir düşündüm; buraya gelmeyeli 17 yıl olmuş. Tanıdık bir sima görebilir miyim diye, etrafa baktım. Ak saçlı bir amca ilişti gözüme. Dikkatlice bakınca; evet, bu kesinlikle o adam dedim... İmamın sağında, ellerini makas gibi açmış fatihadan sonra duasını sürdüren kişi; benim 20 sene önceden simaen tanıdığım bir cemaatti... Demek, beş vakte aynı camide en az 20 yıldır devam ediyordu... Benim dikkatimi çeken ve kendisini tanımamı sağlayan; diriliği ve sanki hiç değişmemiş gibi duruşu oldu. Cemaate müdavemet onun canına can katmış, hayatını bereketlendirmiş, ibadetle süslenen bir ömrü yıllar, tatlı bir sabah rüzgarı gibi yalayıp geçmiş. Bünyesini hiç yıpratmamış sanki. Cemaat çıkmaya başlayınca, daha önce hiç tanışmadığımız bu amca ile konuşmaya karar verdim. O, benden önce camiin kapısına yönelmişti, hızla yürüdüm. Ardından yetiştim. - "Hacı amca bana birkaç dakikanızı ayırır mısınız? Sizinle konuşmak istiyorum." Duraksadı. "Buyur evladım." deyip, yüzüme baktı. Göz göze geldik. Gülümseyerek, eski bir tanış gibi gözlerinin içine baktım. Yüzüne camiden nûrânî bir veche, alnına secde izi yansımıştı. Hayranlıkla izledim. O, biraz şaşırmış vaziyette, sabırla ne diyeceğimi bekliyor. "Hacı amca, siz beni tanımazsınız." dedim. "Ben sizi tanıdım. Dört yıl bu yurtta kalmıştım ben. 17 yıl önce ayrıldım. Yurtta bulunduğum sırada bu camie geldiğimde sizi hep cemaat arasında görürdüm. Şimdi 20 yıl sonra sizi aynı yerde görünce çok mutlu oldum. Şahsen tanışmıyoruz ama, gidip hacı amca ile konuşayım. Halini sorayım, hayır duasını alırım. Dedim." - "Sağol evladım. Ömürlü ol, dualarımız müşterek olsun." - "Maşallah, bunca yılda hiç değişmemişsiniz gibi geldi bana. Cemaate devam etmek insanı zinde tutuyor sanırım." Kısa bir söyleşi ile yüzlerimiz ışıdı. Kalp kalbe karşıdır, derler. Benim duyduğum hazzı, o da bir başka şekilde yaşıyordu besbelli. Musafaha etmek üzere ellerimizi uzatıp, salavat getirdik. Ve ellerimiz öylece kaldı bir süre. Birbirimizin sıcaklığını hissederek konuşuyoruz. Dikkat ettim elleri, ihtiyarlığa mahsus bir narinlikte; titriyor durmadan. - "Demek öyle görünüyorum, sizce kaç yaşındayım?" - "Yetmişin üzerinde." - " Yetmiş küsur mü dediniz? Şimdi tam 94 yaşındayım. Mareşal Fevzi ÇAKMAK'ın askerlerindenim ben." - "Hiç de öyle göstermiyorsunuz." dedim tekrar. "Allah size güç-kuvvet versin." İsmimi, çalıştığım yeri söyledim. Sadece hayır duanızı almak istemiştim, dedim.... Çok memnun olduğunu belirtti ve : "Kadir-kıymet bilmek, etrafa dikkatlice bakmak ne güzel!" dedi... Hayır dualar etti oracıkta : "Ömrün bereketli, rızkın bol, evlatların hayırlı olsun." diye başlayan pek kıymetli dualar... Dualar... Rahmet sağnağı gibi üzerime yağan dualara; mukabele ederek ayrıldım cami avlusundan. Koşarcasına gittim varacağım yere. Bir tüy kadar hafiflemiştim sanki. Üfleseler uçacağım. O gün alıcılarımı en üst seviyede açık tutmam gerektiğine inandım. İbret levhalarını izliyorum peşpeşe: İkindi namazında bir başka camideyiz. O vakitte orada bulunması gereken bir arkadaşıma refakat ediyorum. Arkadaş tanıdığından döviz borcu alacak. Emaneti alınca; borç veren kişiye hayır dualar etti. "Bunun, Allah katında karz-ı hasen olmasını dilerim." dedi. Önceden hazırlayıp imzaladığı anlaşılan bir senet uzattı : "Buyurun." diye. Ve hiç beklemediği bir tepki ile karşılaştı o anda. Tatlı sert bir eda ile : "Ne senedi?" diye çıkıştı beriki... "Senet-menet istemem. Senet sensin. Söz verdin ya!" Borcu veren de alan da akitlerin yazılması gerektiğini biliyor. Buna rağmen "yazma işi" borç veren tarafından öyle babacan bir tavırla reddedildi ki; bir kelime ve bir bakışla böyle bir resmiyetin gereksizliği karşı tarafa ihsas edilmiş oldu... Bu ikisi arasında hiç akrabalık, hemşehrilik bağı yok. Yıllardır aynı camiin cemaati olarak birbirlerini tanıyorlar sadece. Arkadaşa şöyle bir baktım. Sevinç, ürperti ve coşkuyu... Ve tam bir güvenle güvenilir olma duygularını bir arada yaşamak böyle bir şey olsa gerek... Ağlamamak için kendini zor tutuyor. Gözleri dolu dolu. "Beni öyle sağlam bir iple bağladı ki!" diyor... "Bu işim görülünce ne kadar memnun oldumsa, onun binlerce katı onore oldum. Bu anı hiç unutmayacağım." Akşam feyizli bir ortamda, şu bir güne sığan cemîleleri konuştuk arkadaşlarla. Ve oradan camie yöneldik. Cemaate sahip çıkma iştiyakıyla dopdolu olarak. Yatsı namazına vardık. Namaz bitiminde imam efendi : "Muhterem kardeşler!" dedi... "Devamlı cemaatimiz bilirler. Geçen hafta bir abimizi kaybettik. Muhterem Hacı :.... abimiz vefat etti. Yarın yatsı namazını müteakip ruhuna mevlit okunacak onu duyurmak istedim." - "Biliyorsunuz" dedi eliyle işaret ederek. "Daima ilk safta, minberin yanında otururdu. Beş vaktin beşinde, orada olurdu rahmetli. Kendi gitti, yeri kaldı. Allah geriden gelen evladına, onun yerini doldurmayı nasip etsin." "Alllahuekber!" diye var gücümle bağırmamak için kendimi zor tuttum. Titredim. "İşte!" dedim. "Bir söz, bin kitap!" buna denir. Sabah Eyüp Sultan'da benim bir sözümü not almışlardı. Ben de imam efendinin dileğini not defterime aldım. Bir mü'minin camiide beş vakitte hep hazır olduğuna imamın ve cemaatin şahitlik etmesi... Ve "inşallah geriden gelen evladı onun yerini boş bırakmaz." temennisiyle anılması ne güzel. Üzerine gün doğmadan yeni bir güne doğmak. Her yeni güne camiide, mescitte sabah namazı cemaatiyle merhaba diyebilmek. Günlük hayatı namaz vakitlerine göre programlayabilmek. Günün yoğun saatlerinde ezan başladığı an; "Hah! Hoca beni çağırıyor." diyebilmek. Günde beş kez Allah adına yapılan bir daveti, üzerine alınmak... Bütün camilerin sevgisini yüreğine sığdırabilmek. Ve oturduğu mahallede cami cemaati olarak bilinmek. Buna nefsini alıştırmış mü'minlerin örnek davranışlarına şahitlik etmek... Ne güzel. Böyle tarifsiz bir duygu ikliminde yoğrularak vardım eve... Cenab-ı Hakk'a hamd ü senâlar ettim. Ve özlemini çektiğimiz kardeşce hayata giden yolun, camilerden başladığını iyice anladım. Yatarken okuduğum dualara bir ilave yaptım o gece : "Hiçbir gölgenin olmayacağı dehşet gününde. Arş'ın gölgesinde bulunacakları müjdesi verilen yedi zümreden birine; mescidlere gönülden bağlı olan gençler zümresine.... O kutlu insanlara; beni de katmasını diliyorum Rabbimden : Allahım! Benim yüreğimi al. Al da mescitlere as! Hz. Peygamber'in muştusuna yanıp tutuşan kullarına katılayım. Kutlu mabedlere şavkıyan milyonlarca aydınlık yüreğin yanında, bir mum da ben olayım." 13- Camilerde Hayat Var Cafer Durmuş Sahip olduğumuz nimetlerin en kıymetlisi; İslam ahlakının değerini bir bilsek. Onun dokunduğu mekanlarla - mabedlerle olan bağımızı yenileyebilsek; İslam medeniyetine varan yolun başını ......... 2001 - Ağustos, Sayı:186, Sayfa=51
0
0
2
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Recep Şahan Hocamızın hazırlamış olduğu sunum vaaz için tıklayınız
Camilerimizin Dini ve Sosyal Hayattaki Yeri content media
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Camiler ve Din Görevlileri Haf
Toplayıcı, toplayan, kaplayan, müslümanların ibadet gayesiyle toplandıkları yer, ma'bed. "Câmi" terimi "(cemaatleri) bir araya getiren mescid" anlamındaki "el-mescidü'l-câmi"den kısaltılarak sonradan kullanılmaya başlanmıştır. Kur'an'da, hadislerde ve ilk tarihî kaynaklarda "câmi" yerine "mescid" kelimesi geçmektedir. "Mescid", "secde edilen yer" anlamında bir mekân ismidir. Namazın başka rükünleri de olmasına rağmen ibadet edilen yer, önemine binaen secdeye izafe edilmiştir. İnsanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu secde (el-Bakara, 2/34) hürmet ve tazimin en güzel ifadesidir. Hz. Peygamber (s.a.s) onu, kulun Allah'a en yakın anı olarak vasıflandırmıştır. (Nesâî, Tatbik, 78) İçinde Allah'a ibadet edilen her yere mescid denilmiştir. Kur'an bu geniş anlamıyla mescidi geçmiş dinlerin mabedleri ile beraber zikreder. (el-Hac, 22/41 ). Batı dillerinde kullanılmakta olan "mosquee" ve benzeri terimler "mescid"in değişik telaffuzundan doğmuştur. Osmanlılar da sultanlar tarafından yaptırılan câmilere "salâtin câmi", vezirler ve rical tarafından yaptırılanlara, yaptıranın adına izafeten "... câmii" küçük olanlara da "mescid" demişlerdir. İlk câmiler: Hz. Âdem (a.s.)'in yeryüzüne ilk geldiği yer olarak kabul edilen Serendip (Seylan) adasında kendine ait bir mescidi olduğu rivayet edilir. (İbn Haldun, Mukaddime, Beyrut 1967, 635). Halen bu adada, Hz. Âdem'in adını taşıyan bir dağ ve tepesinde ona ait olduğu söylenen bir ayak izi ve geniş bir düzlük bulunmaktadır. Rivayet doğru bile olsa, bu mescid özel olmalıdır. Kur'an'ın bildirdiğine göre insanların tümü için yapılan ilk ma'bed Kâbe'dir: "Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki Kâbe'dir. Orada apaçık nişaneler ve İbrâhim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur." (Âli İmrân, 3/96-97) Kâbe'yi de içine alan geniş sahaya "Mescid-i Haram"* denilir. Ebû Zer (r.a.)'in merakı üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre, Kâbe'den sonra Mescid-i Aksa* yapılmıştır. Bu iki mescid ilk banileri olarak bilinen Hz. İbrahim (a.s.) ve Süleyman (a.s.) dan çok öncelere dayanmaktadır. (Buhârî, Enbiya, 40; İbn Mâce, Mesâcid, 7; Ahmed b. Hanbel, V, 150-157). İslâm'ın ilk yıllarında müşrikler, İslâm'ı seçen zayıf ve desteksiz müslümanları dinlerinden döndürmek ve yeniden kendi küfür düzenlerine ve putlarına ibadet ettirmek için onlara korkunç işkenceler yapıyorlardı. Hz. Bilâl, Ammâr İbn Yâsir ve Habbâb'ın uğradığı işkenceler, diğerlerine nazaran en şiddetlileri idi. Diğer müslümanlar, zaman zaman namazlarını Harem-i Şerif'te kılıyorlardı. Müşrikler güçlü kabilelere mensup olan müslümanlara fazla yaklaşamıyorlardı. Ama bu garip ve cefakâr müslümanlar, Harem'de namaz kılamıyorlardı. Hatta müslümanlıklarını gizlemek zorunda kalıyorlardı. İşte Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın evinden sonra ilk mescid, Ammar b. Yâsir'in gizlice namaz kılmak maksadıyla evinin bir bölümünde bir yer ayırmasıyla gerçekleştirilmişti. İkinci mescid ise yine hicretten evvel Hz. Ebû Bekr es-Sıddık'ın kendi evinde inşa ettirdiği mescittir. Bu da bir zaruret sonucunda yapılmış bir mesciddir. Teymoğulları kabîlesine mensup olan Hz. Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) kendisinin Mekke'de nüfuzu olmakla beraber kabilesinin öteki kabileler tarafından horlanması sebebiyle, öteki muhacirler gibi Habeşistan'â hicret etmek istemişti. Onun Mekke' den ayrılması bir çoklarını endişelendirdi. Çünkü zengindi ve Mekke'nin ekonomisine büyük katkısı vardı. Bunun üzerine İbn Dağunna adında bir Mekkeli, onu himayesine almakla hem kötülükten korumuş hem de hicret ederek Mekke'den ayrılmasını engellemiş oluyordu. Himayeye alma, bu tür şehir devletlerinde geçerli bir hukuk kuralıydı. Ancak İbn Dağunna'nın bir şartı vardı. Namaz ve ibadetlerini Harem-i Şerif'te yapmayacaktı. Hatta Ebû Bekir, ibadetlerini gizli yapacaktı. İşte bu anlaşma üzerine o, evinin avlusunu mescid edinmişti. İslâm'da Hz. Peygamber'in umuma açık olarak ashabı ile birlikte namaz kıldığı ilk mescid Hicret esnasında inşa edilen Kubâ'dır. Hicret'ten sonra Hz. Peygamber Medine'de Mescid-i Nebevî'yi inşa etti. Bu iki mescidin inşasında Hz. Peygamber ashabı ile birlikte bir işçi gibi çalışmıştır. Sonraları Medine'de dokuz mescid daha yaptırılmıştır. İslâm'ın yayılmasına orantılı olarak mescidler geniş bir alana yayıldılar. Buhâri'nin, Mescid-i Nebevî' den sonra içinde cuma namazı kılınan ilk mescidin Abd-i Kaysoğulları ülkesindeki Cuvâsa Mescidi olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Cumuâ', 11), daha Hz. Peygamber'in sağlığında mescidlerin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu göstermektedir. Cuvâsa, Mekke ve Medine yöresinde olmayıp, bugünkü Riyad ve Zahran arasındadır. Mimarî: Yapımı yedi ay kadar süren Mescid-i Nebevî 100x100 zira (yaklaşık 48x48 m.) ebâdında mütevâzi bir yapıydı. Kıbleye göre sol tarafta Hz. Peygamber'in odaları sıralanıyordu. Arka kısmında üzeri hurma lifleri ve dallarıyla örtülmüş, fakir öğrencilerin barındığı Suffe bulunmaktaydı. İlk câmiler Mescid-i Nebevî örneğinde görüldüğü gibi sütunlu revakların çevrelediği bir avludan ibaretti. Bu plân Eyyûbîler'e kadar pek fazla bir değişikliğe uğramadı. Yeni milletlerin İslâm'ı kabul etmeleri ve onların mimarî anlayışının etkisi, fetihlerle ele geçirilen bölgelerin kültürel tesiri, coğrafî şartları, malzemenin sağladığı bir takım imkânlar câmi mimarisinde gelişmelere yol almıştır. İran, Maverâünnehr, Anadolu, Kuzey Afrika ve Endülüs'te gelişen câmi mimarisi Osmanlılar'da Mimar Sinan'la zirveye ulaştı. Osmanlı câmi mimarisinin başlıca üslûp ve ekolleri kısaca şunlardır: a) Bursa Üslûbu (1325-1501): Ulu Câmi ve Yeşil Câmi. b) Klâsik Üslûp (1501-1616). Süleymâniye, Şehzade, Selimiye câmileri, c) Yenileştirilen Klâsik Üslûp (1616-1703): Sultan Ahmed Camii. d) Lâle Devri üslûbu (1703-1730): III. Ahmet Çeşmesi. e) Barok üslûbu (1730-1808): Lâleli ve Nuruosmaniye câmileri. f) Ampir üslûbu (1808-1874): Ortaköy Camii. g) Yeni Klâsik Üslûp (1874-1930): Valide Camii. Klâsik Türk câmileri başlıca şu kısımlardan meydana gelir: Dış avlu, iç avlu, son cemaat mahalli, sahn, yan sofalar, mihrap. İç avlunun etrafı revaklı olup, orta yerde abdest almak için bir şadırvan bulunur. Arka duvara bitişik bölüm son cemaat mahalli olup, geç kalanların cemaatle namaz kılmalarını temin için mihrap yapılmıştır. Câmi içinde bulunan minber, mihrap, vaaz kürsüleri, müezzin mahfelleri bazı câmilerde padişahın namaz kılması için yapılan hünkâr mahfelleri birer sanat şaheseridir. Minareler ise bir ustalık ve zerafet sembolüdür Görevliler: Câmilerde başlıca şu görevliler bulunur: İmam: Kelime olarak önder, devlet başkanı gibi anlamları vardır. Hz. Peygamber zamanında bir yere öğretici olarak gönderilen kişi, aynı zamanda onların imamlığını da yapmakta idi. Hz. Peygamber Kur'an'ı en güzel okuyanı yaşça küçük de olsa imam tayin etmiştir. Atadığı valiler aynı zamanda merkezî câmiin imamlığını da yapmakta idi. Câmi imamlarının namaz kıldırma dışında başka birçok görevleri de vardır. Müezzin: Vakti geldiğinde ezan okur ve câmi içinde diğer müezzinlik görevlerini yerine getirir. Hz. Peygamber (s.a.s) müezzinleri Bilâl, Sa'd b. Karaz gibi sesi güzel olanlardan seçmiştir. Vâiz: Namaz vakitlerinden önce bilhassa cuma, bayram ve terâvih önceleri halkı çeşitli konularda aydınlatan, nasihat eden kimselerdir. Câmilerde va'z âdeti, Hz. Ömer zamanında başlamıştır. Bu görevi ilk ifâ eden Temim ed-Dârî olmuştur. Kayyum: Câmilerin temiz ve düzenli olmasını sağlayan görevlilerdir. Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlerin temizliğine çok önem vermiştir. O hayatta iken mescidi süpüren bir kadıncağız vardı. Vefatı kendisine haber verilmeden defnedildi. Rasûlullah bu duruma çok üzülmüş ve onun mezarı başında namaz kılmıştır. Onu Cennet'te mescidin kırıntılarını süpürürken gördüğünü haber vermiştir. (Buhârî, Salat, 8/72). Câmilerde genel olarak bu dört grup görev yapmakla beraber, bilhassa Osmanlıların yükselme çağında bu sayı otuza kadar yaklaşmaktadır. Vakfiyelerde zikredilen görevlilerden bazıları şunlardır: Hatip, ecza-han, devirhan, ders-i âmm, ferrâş, şeyhu'l-kurrâ, müderris, bevvâb, naat-han, muhaddis, hâfız-ı kütüp, kandilci, buhurî, mahyacı, şifâ-i şerif hocası... (Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985). Fonksiyonları: Câmilerin fonksiyonları, a) Mabed, b) Yönetim merkezi, c) İlim ve kültür merkezi olarak üç grupta mütalâa etmek mümkündür. a) Mabed olarak: Esas itibariyle mescidler içinde ibadet edilmek üzere inşa edilmişlerdir. Bu itibarla kudsiyet kazanmışlar ve "Allah'ın evi" adını almışlardır. Kur'an Allah'ın adının anılması için yapıldığını belirtmektedir (Cin, 72/18). İslâm dini toplu ibadeti teşvik etmiştir. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınandan 25-27 derece daha üstün tutulmuştur. Her renkten ve sınıftan insanın bir araya gelip omuz omuza ibadet etmeleri, sosyal dayanışmanın sağlanmasında önemli bir faktör olmuştur. b) Yönetim Merkezi Olarak: Hz. Peygamber (s.a.s)'in nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Bu görevler, İslâm devlet başkanının görevleridir. Medine'deki Mescid-i Nebevî O'nun bu görevlerine uygun olarak devletin idare merkezi özelliği taşımakta idi. Elçiler orada karşılanır, Bazen orada misafir edilir, ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir, dâvâlara orada bakılır, devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve sarfedilmesi gereken yerlere oradan sarfedilirdi. Câmilerin bu görevleri vilâyetler düzeyinde de aynı idi. Câmiler halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı. İlk Osmanlı câmileri de bir devlet merkezi olarak plânlanmış ve bu görev için kullanılmışlardır. c) Bir İlim ve Kültür Merkezi Olarak: Hiç bir din İslâm kadar ilme önem vermemiştir. Kendisinin "muallim" olarak gönderildiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s) Mescid-i Nebevî'deki "Suffe" ile, üniversitelerin ilk temelini atmıştır. Suffe yatılı bir üniversite özelliği taşımakta idi. Hz. Peygamber (s.a.s)'le başlayan ders halkaları değişik ilim dallarını da içine alarak yüzyıllarca, mescidlerde devam etmiştir. Hz. Peygamber zamanında değişik sosyal amaçlar için de kullanılan mescid (câmi) bir çok müessesenin temelini oluşturur. Câmilere sığamaz hale gelen bu müesseseler daha sonra külliyeleri meydana getirmiştir. Zamanla câmiler, herkesin okuması için eserlerinirı bir nüshasını buralara bırakan müellifler sayesinde, bir kütüphane hizmeti de vermişlerdir. Satın alınan kitaplarla zenginleştirilen bu kütüphaneler, "hâfız-ı kütüp" adı verilen memurlarca idare ediliyordu. Böylece câmiler ruh ve maddenin bütünleştiği bir merkez durumundaydı. Câmi Âdâbı: Allah (c.c.): "Ey Âdem oğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (el-Araf 7/31) buyurmaktadır. "Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarımsak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve (euzü billahi azimi vebacehehe ekrame vesalihinehü agdıma eşşeydani ercaim) diye dua ederdi. Mescidlere girildiğinde iki rekat "tahiyyetü'l-mescid"* (câmiye hürmet) namazı kılmak Hz. Peygamber'in sünnetidir. (İbn Kesir, Tefsir, V, 106) Nebi BOZKURT
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Hicri Miladi Yılbaşı
Her dinin, milletin kutsal veya diğer zaman dilimlerinden farklı kabul ettiği kendine özgü belirli gün ya da ayları vardır. Yüce Dinimiz İslâm’da da bu tür gün, gece ve aylar vardır. Şüphesiz insan için en değerli mefhumlardan birisi de zamandır. Çünkü her şey zaman içinde var olmakta, gelişmekte ve yine zaman içinde yok olmaktadır. İnsan hayatında önemli bir yere sahip olan ilim, amel, servet ve diğer bir çok değer, zaman içinde elde edilebilmektedir. Zamanı, gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem dünyada hem de âhirette huzuru yakalayacaklardır. Zira Kur’an-ı Kerim’de zamanın öneminin bir sûre ile vurgulanması gerçekten anlamlıdır: إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ وَالْعَصْر ِ “Andolsun asra ki insan gerçekten ziyan içindedir...” (Asr, 103/1) âyetinde yer alan “Asr” kelimesinin, zaman anlamında kullanıldığı müfessirlerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir.[2] Bu âyet, zamanın önemine işaret etmektedir. Sevgili Peygamberimiz de; نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَةُ وَالْفَرَاغُ “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdirler. Bunlar sağlık ve boş zamandır.”[3] buyurmak suretiyle zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir. Zaman kavramı yaratılmış varlıkların “ömür”lerini içinde yaşadıkları bir süreçtir. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerimde zaman konusuna doğrudan ya da dolaylı yollarla dikkat çekilmektedir.Bu yolla, bir yandan her şeyi yaratan Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin bir delili olarak zaman ön plana çıkarılmakta, bir yandan da son derece kısa bir zaman diliminden ibaret olan insan ömrünün iyi değerlendirilmesi ve ahiret mutluluğunun elde edilmesi yolunda zamanın iyi değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Soyut bir kavram olan zamanın insanlar tarafından algılanabilmesi, bizzat zaman içinde meydana gelen bir takım olayların esas alınması ile gerçekleşebilmektedir. Bu yolla insan, belli zaman dilimlerini isimlendirme imkanını elde etmiş, “önce” yi ve “sonra”yı , “geçmiş” i ve “gelecek” i tasavvur edebilmiştir, böylece düşüncelerini, bilgilerini bir zemine oturtma imkanını yakalamış, başkaları ile olan ilişkilerini düzene sokabilmiştir. Medeniyetin oluşması ve “dünyanın imarı” bu sayede gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu gelişmenin temeli, yüce Yaratıcının, kainata koyduğu ve “sünnetüllah” olarak nitelenen sabit kanunlardır; meselâ güneşin, dünyanın ve ayın belli hareket düzenidir. Gün, ay ve yıl kavramları bu hareket düzenin birer sonucudur. Yüce Allah bu gerçeğe şu ayette işaret etmektedir: ان عدة الشهور عند الله اثنا عشر شهرا فى كتاب الله يوم خلق السموات والارض منها اربعة حرم ذالك الدين القيم فلا تظلموا فيهن انفسكم “Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir.Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe, 9/36) “Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir.[4] Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Veda Haccı sırasında Mina’da irad ettiği hutbede şöyle buyurmuştur: ا ان الزمان قد استدار كهيئته يوم خلقل الله السموات والاارض السنة اثنا عشر شهرا منها اربعة حرم ثلاث متواليات ذو القعدة و ذو الحجة والمحرم ورجب مضر الذى بين جمادى وشعبان “İşte zaman, hakikaten Allah teala’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi: Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce Muharrem, biri de Cumâdâ ile Şa’ban arasındaki Receb’dir.” [5] Bu dört ayın hürmeti öteden beri süre gelen dini bir uygulamadır. Hz.İbrahim ve İsmail (a.s.) zamanından beri Araplar bu esasa riayet ede gelmişlerdi. Cahiliye devrinde bile buna riayet edilmiş, haram aylarda savaş yapılmamıştır, yılın bu dönemi bir barış zamanı olmuştur. İslam’ın gelmesi ile barış genel bir prensip, savaş ise saldırıya maruz kalma ve tebliğe engel olunması hallerine has zorunlu bir durum haline geldiği için, “haram aylar” uygulaması da kalkmış oldu. Muharrem Ayının Ayrıcalığı “Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi, “haram kılınmış”, “hürmete layık” anlamlarına gelmektedir. Kısacası “haram aylar” uygulamasının genel adı, anlam itibarı ile bu aya özel bir ad olarak verilmiştir. Bu özel uygulama, şüphesiz Muharrem ayına atfedilen önemin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Aynı önem İslam kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslam Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliliğinde olması sebebi ile, o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser. Diğer yandan, İslam’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslam kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır. Muharrem Ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür: 1.Hicri Yılbaşı Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed (s.a.s.)' in Mekke'den Medine'ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz. Ömer devrinde olmuştur. Onun devrine gelinceye kadar, Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer devrinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622) İslami takvimin başlangıç yılı (Hicri 1) olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi. 2. Aşûre Günü (On Muharrem) Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde orada Arap halkla birilikte yaşayan Yahudiler vardı. İşte bu Yahudiler, Hz. Musa ile İsrail oğullarının, Firavunun zulmünden Aşûre günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliyye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Resûl-i Ekrem’in de peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.[6] İbni Abbas’ın şöyle değdiği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde Yahudilerin Aşûre günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben Musa’ya sizden daha layığım” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti.” [7] Hz. Peygamber Aşûre günü oruç tutmayı teşvik etmiş ve صيام يوم عاشوراء انى احتسب على الله ان يكفر السنة التى قبلها “Aşûre günün orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım”[8] Ramazan Ayı ve Aşûre Günü Aşûre günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti. يا ايها الذين آمنوا كتب عليكم الصيام كما كتب على الذين من قبلكم لعلكم تتقون “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç sizden öncekilere olduğu gibi oruç size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) âyeti inince Aşûre orucu isteğe bağlı hale geldi. Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor: كان رسول الله صلى الله عليه وسلم امر بصيام بوم عاشوراء فلما فرض رمضان كان من شاء صام و من شاء افطر “Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşûre günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.”[9] Aynı konuda yine Hz. Aişe’den gelen diğer rivayet de şöyledir: عن عاءشة قالت كانوا يصومون يوم عاشوراء قبل ان يفترض رمضان وكان يوم فيه تستر الكعبة فلما فرض الله عز وجل رمضان قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من شاء ان يصومه فليصمه ومن شاء ان يتركه فليتركه Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşûre günü oruç tutarlardı. Aşûre günü, Kabe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâla Ramazan orucunu farz kılınca Resülullah (s.a.v.) ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın’ dedi.” [10] Bu hadisin farklı bir rivayeti de şöyledir: عن عاءشة قالت كان عاشوراء يوما تصومه قريش فى الجاهلية وكان رسول الله صلى الله غليه وسلم يصومه فلما قدم المدينة صامه وامر الناس بصيامه فلما افترض رمضان كان رمضان هو الفريضةوترك عاشوراء فمن شاء صامه ومن شاء تركه “Hz. Aişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Aşûre günü, Cahiliye devrinde Kureyşlilerin oruç tuttuğu bir gündü. Resülullah da bu günde oruç tutardı. Medine’ye gelince insanlara o günde oruç tutmayı emretti. Ramazan orucu farz olunca, Ramazanda oruç tutmaya başladı ve Aşûre orucunu terk etti. Ondan sonra, dileyen Aşûre orucunu tuttu, dileyen terk etti.” [11] Hz. Peygamber (s.a.v.) Muharrem ayının 9,10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: حين صام رسول الله يوم عاشوراء و امر بصيامه قالوا يا رسول الله انه يوم تعظمه اليهود والنصارى فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم فاذا كان العام المقبل ان شاء الله صمنا الى يم التاسع قال فلم يات العام المقبل حتى توفى رسول الله صلى الله عليه وسلم “Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutunca kendisine; “Ey Allah’ın Resulü, bu gün, Yahudilerin ve Hıristiyanların hürmet gösterdikleri bir gündür” dediler. Bunun üzerine Resülullah “Gelecek yıl inşallah muharremin dokuzunca gününde de oruç tutacağız” dedi. Ertesi yıla ulaşmadan Resulullah vefat etti.”[12] عن ابى هريرة رضى الله عنه قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم افضل الصيام بعد رمضان شهر الله المحرم و افضل الصلاة بعد الفريضة صلاة الليل “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.” [13] Peygamberimiz, bir başka hadiste de, "Aşûra günü'nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir."[14] Ancak, Hz. Peygamberin bildirdiğine göre yalnızca Aşûra günü değil, Muharremin 9, 10 ve 11. günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.[15] Aşûre günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık, o günde hububat karşımı aş (aşûre) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır.[16] Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dînî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşûre, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşûre aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş, “aşûre testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır. Aşûre Gününde Meydana Gelen Diğer Tarihi Olaylar Aşûre günü adı verilen 10 Muharrem gününde meydana geldiği rivayet edilen diğer bazı önemli olayları da kısaca şöyle sıralamak mümkündür: a. Rivayete göre, Hz. Nuh’un gemisi Tufandan kurtulup Cûdî dağına Aşûre günü oturmuştur. Bilindiği üzere, Hz.Nuh, Allah’ın emri üzerine kendine inananları yaptığı bir gemiye bindirmiş, tufan gerçekleşince, inanmayanlar suda boğularak helak olmuşlardı.[17] b. Hz. Ademin tövbesinin kabul edilmesi, c.Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulması ve, d.Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşması e. Hz. Musa ve İsrail oğullarının Firavunun zulmünden kurtulmaları 10 Muharrem (Aşûre) günü gerçekleştiği rivayet edilen olaylar orasındadır. İslam Tarihinde 10 Muharrem Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve Hicri 61,Miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu Cuma günü Hz. Hüseyin şahadeti ile sona eren tarihi olay meydana gelmiştir. Ehlibeytin çok değerli bir ferdinin hayatına mal olan bu elim olay sebebi ile 10 Muharrem Şii Müslümanlarca yas günü sayılmış ve bu matem daha sonraları geniş çaplı hale gelmiş ve bir nevi resmi hüviyete bürünmüştür. Öncelikle şunu ifade edelim ki, Yüce Allah, insanı ruh ve beden yapısıyla en güzel bir şekilde yaratmış,[18] ona şan ve şeref vermiş[19], ona ruhundan üflemiş[20] ve yeryüzündeki her şeyi onun hizmetine sunmuştur.[21] Bütün bu özellikleriyle insan, yaratılanlar arasında en seçkin ve en değerli varlıktır. Yaratılış gayesine uygun olarak yaşayan insan, sevgi dolu, merhametli, hoş geçimli, güvenilir, içinde yaşadığı toplumla ve bütün insanlıkla barışık olandır. Bu vasıflar, kuşkusuz olgun müslümanın da belirgin özelliklerindendir. Hz. Peygamber’in, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir”[22] buyurarak, Müslümanlık ile güvenilirlik arasında bağ kurması oldukça anlamlıdır. Temeli barış, uzlaşma ve hoşgörüye dayanan, ismini de bu anlamlara gelen “İslam” kelimesinden alan yüce dinimiz; birliği, sevgiyi ve kardeşliği emrederken, haksızlığı, insan hayatına, kişi dokunulmazlığına ve insanın onur ve haysiyetine zarar verecek her şeyi de kesin bir dille yasaklamıştır. İnsanların can, din, mal, nesil ve akıl emniyetini temin etmek İslam’ın temel hedeflerindendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, haksız yere cana kıymak haram kılınmış ve bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye, bir hayatı kurtarmak da bütün insanlığı kurtarmaya denk tutulmuştur.[23] Hz. Peygamber (s.a.v.), savaş ortamında bile, müslümanlarla savaşmayan gayrı müslim kadınların, çocukların, yaşlıların ve ibadetle meşgul din adamlarının öldürülmesini hatta, ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini ve hayvanların öldürülmesini yasaklamıştır. Bütün insanlığa seslendiği veda haccı hutbesinde de, Hz. Adem’in çocukları olmaları itibarıyla, insanların kardeş olduklarını; mallarının, canlarının ve kişilik haklarının dokunulmaz olduğunu ve her türlü haksız saldırıdan korunduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Genel bir ilke olarak yer yüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören İslam dini, “insanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez”[24] peygamberî buyruğuyla da bu ilkeyi âdeta perçinlemiştir. Bütün bunlardan da açıkça anlaşılacağı üzere kime karşı işlenirse işlensin, insan hayatına yönelik haksız davranışların onaylanması söz konusu olamaz. Muharrem ayı içerisinde Hz. Hüseyin gibi büyük bir şahsiyetin şehit edilmiş olması, bütün Müslümanlar için büyük bir acı olmuş ve Müslümanları derinden etkilemiştir. Bu zatın, Hz. Peygamberin sevgili torunu olması ise bu acıyı daha da artırmaktadır. Tarihin belli bir kesitinde meydana gelen bu üzücü olayları iyi düşünmek ve bunlardan ders çıkarmak gerekir. Müslümanlara düşen görev, bu tür müessif olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi korumaktır. Ehl-i Beyt Ehlibeyt, “ev halkı”, “ev sahibi ile eşi, çocukları ve torunları” demektir.Terim anlamı ile “Hz. Peygamber(a.s.)ın ailesi ve soyu” demektir. Şii kaynaklarda genellikle “ehli beyt” karşılığında “el-İtre” kelimesi kullanılır. Kuranda Hz. Peygamberin ev halkına yönelik özel açıklamalar içeren ayetler yer almaktadır. Allah Teala şöyle buyuruyor: يا نساء النبى لستن كاحد من النساء ان اتقيتن فلا تخضعن بالقول فيطمع الذى فى قلبه مرض وقلن قولا معروفا وقرن فى بيوتكن و لا تبرجن تبرج الجاهلية الاولى وااقمن الصلاة وآتين الزكاة واطعن الله ورسوله انما يريد الله ليذهب عنكم اهل البيت ويطهركم تطهيرا “Ey Peygamberin hanımları! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. (Güzel ve) doğru söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki Cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekat verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı (ehl-i beyti)! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/32-33) Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır. عن جابربن عبد الله قال رايت رسو ل الله صلى الله عليه وسلم فى حجته يوم عرفة وهو على ناقته ا لقصواء يخطب فسمعته يقول يايها الناس انى قد تركت فيكم ما ان اخذتم به لن تضلوا كتاب الله وعترتى اهل بيتى: “Câbir b. Abdillah diyor ki: “Resülullah (s.a.v.)i haccettiği yıl Arefe günü Kusvâ adlı devesi üzerinde insanlara hitap ederken gördüm. Onun şöyle dediğini işittim: Ey insanlar! Aranızda iki şey bıraktım ki, onlara tutunduğunuz sürece asla sapkınlığa düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve benim ehl-i beytim” [25] Şu halde ehli beyt Kur’an’a ve Sünnete bağlı, bu iki kaynağı hayatına yansıtan, onların canlı birer örneği olan seçkin insanları ifade ediyor. Kısaca ehli beyt sünneti ve bu bağlamda da Hz. Peygamberin yaşam biçimini temsil etmektedir, diyebiliriz. Buradan hareketle şunu ifade etmek gerekir ki, Kuran’ın ve sünnetin getirdiği esaslara sırt çevirerek, onları hayatımızın dışına çıkararak ehli beyti sevmek mümkün değildir. Zira seven kişi, sevdiğine benzemeye, onun gibi olmaya çalışır ve bunu sözleri ve davranışları ile ispat eder. Şüphesiz Hz. Peygamber (a.s.)’ ın aile halkından, ehlibeytinden birinin hiç hak etmediği bir muameleye tabi tutulması, şehit edilmesi, bütün müslümanlar adına son derece üzüntü verici, acı bir olaydır. Sıradan bir insanın canına kıyılmasını bütün insanları öldürmek gibi telakki eden bir din mensuplarının, böyle seçkin bir insana haksız yere kıyılmasını tabi ki telin eder. Böyle üzücü olayların yeniden meydana gelmemesi için ne gerekiyorsa onu yapmayı temel görevleri arasında görür. Ancak şu noktayı asla gözden kaçırmamalıyız: Hz.Hüseyin’e reva görülen bu muamele ne kadar haksız ve ne kadar üzücü olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık ve husumet sebebi olmamalıdır. Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hakim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkar edilemez. Kerbelâ olayının hatırasını yad etme gerekçesi ile yas günü olarak algılanan 10 Muharremde sergilenen etkinliklerde Bazı Şii müslümanlar, “kendi kendine işkence” denebilecek uygulamalar sergilemektedirler. Halbuki bu tür uygulamalar İslam’a aykırıdır. Yas tutmanın da bir ölçüsü vardır ve bu ölçüyü Hz. Peygamber (s.a.v.) belirlemiştir. İslam’dan önce Cahiliye Arapları, ölen kimse için aşırı derece yas tutar, ölünün yakınları avazı çıktığı kadar bağırır, eşi kendini eve hapseder, yıkanmazdı. Hatta profesyonel ağlayıcılar da tutarlardı. Resülullah bu geleneği şu hadisi ile ortadan kaldırmıştır: “Yüzüne vurarak, yakasını yırtarak, cahiliye adetlerini sürdüren bizden değildir.” [26] Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. İslam’dan önceki semavi dinlerce de değerli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiştir. İslam tarihi açısından da önem arz eden bu ayda Hz. Peygamber (s.a.v), özellikle bu ayın “Aşûre günü” diye adlandırılan onuncu gününde oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Muharrem ayına, Osmanlılar döneminde de ayrı bir önem verilmiştir. Bu ay dolayısıyla şairlerin yazdığı ve "Muharremiye" adı verilen manzum şiirlerin sayısı oldukça kabarıktır. Ayrıca, yeni yılın başlangıcı olması sebebiyle, bu ayda devlet erkanı, padişahın huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik ettiği ve padişahın "Muharremiye" denilen hediyeler dağıttığı nakledilmektedir. SONUÇ Muharrem ayı, İslam kültür tarihinde önemli yeri olan bir zaman dilimini temsil etmektedir. Bu ayın önemi, içinde meydana gelmiş olan öemli olaylardan kaynaklanmaktadır. İslam tarihinin en üzücü olaylarından biri olan Kerbela olayı da bu ayda gerçekleşmiştir. Bütün Müslümanları üzen bu tarihi olay, tarihin hakemliğine bırakılmalı, müminler arasında soğukluğun ve kırgınlığın sebebi kılınmamalıdır. Bütün müslümanlara düşen görev, tarihin güzelliklerini yaşadığımız dönemin şartları içinde yeniden yaşamaya gayret göstermek, yanlış ve üzücü örneklerden ibret alarak onların tekrar yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaktır. [1] Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ tarafından hazırlanmıştır. [2] Yazır, IX, 6067. [3] Buhâri, Rikâk, 1; VII, 170; [4] Cassâs, Ebu Bekir Ahmed b. Ali er-Râzî, Akmâmu'l-Kur'ân, II, 110-111. Thk. Muhammed es-Sâdık el-Kamhâvî, ikinci baskı, Dâru’l-Mushaf, Kâhire, baskı tarihi yok. [5] Buhârî, Tesîru Süre 9, 8; V, 204; Müslim, Kasâme, 29; II, 1305. [6] Buharî, Savm, 69; II, 250; Tirmizi, Savm, 50; III, 128. [7] Buhari,Savm, 69; II, 251; Müslim, Svam, 127; I, 795. [8] Tirmizi,Savm,48; III, 126. [9]Buhari, Savm, 69; II, 250, [10]Ahmed, VI, 244. [11] Tirmizi, Savm, 49; III, 127. [12] Müslim, Sıyâm,133; I, 797-798. [13] Müslim, Sıyâm, 202; I, 821. [14] Tirmizi,Savm,48; III, 126. [15] Müslim, Sıyâm, 38. I, 821. [16] Yavuz, Yusuf Şevki, “Aşûra”, DİA, IV, 25. [17]Hûd 11/ 25-43. [18] Tîn, 95/4. [19] İsra, 17/70. [20]Hicr, 15/29. [21]Mülk, 67/15. [22] Tirmizi, “İman”, 12; IV, 17. Nesâî, “İman”, 8, VIII, 104-105. [23] Mâide, 5/32. [24] Müslim, “Fedâil”, 2319; II,1809. Tirmizî, Birr, 16; IV, 323. [25] Tirmizî, Menâkıb, 32; V, 662. [26] Buhari, Cenaiz, 36; II, 82.
0
0
1
Vehbi Akşit
30 Oca 2022
In Hicri Miladi Yılbaşı
وَصِيَامُ يَوْمِ عَاشُورَاءَ أَحْتَسِبُ عَلَى اللَّهِ أَنْ يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِي قَبْلَهُ Aziz ve Değerli Mü'minler! Giriş: Gündelik hayatımızın akışı içinde farkında olalım veya olmayalım hayatın temel değerleri konusunda farklı yön ve hedeflere doğru kayıp gidebiliyoruz. içinden geçtiğimiz şu netameli ve kaygan zaman diliminde çoğu defa sahte ve sen­tetik gündemlerin bombardımanı altında adeta kendimizi kaybediyoruz. Bu yapay gündemler, çoğu zaman bize dünyaya asıl geliş gayemizi unutturabiliyor. Halbuki bizler, bizi asıl gayemizden uzaklaştıracak bu türlü gündemlere karşı sürekli teyakkuz halinde olmalıyız . Yüce Allah, zaman zaman önümüze altın fırsatlar koyuyor. Esasen buna, sahici ve ilahî gündem de diyebiliriz. Zira Cenab-ı Hak, bu aylar­da af ve mağfiretini, nimetlerini sağanak sağanak yağdırıyor. Recep, Şaban, Ramazan, hac ve Muharrem ayları, sürpriz feyiz ve bereketlerle dopdoludur. Üstelik bu aylar içinde bulunan Regâib, Mi'râc, Berât ve Kadir geceleri, Arefe ve bayram günleri, Muharrem ayının onuna denk gelen Aşure Günü, hiçbir maddî ve dünyevî ölçüyle değerlendirilemeyecek kadar ilâhî ikramlarla donatılmış tır. Tanım: Aşure Nedir? "Âşûrâ" yı on sayısı ile ilgili olan "aşr" ve "âşir" veya develerin güdülmesiyle ilgili "ışr" kökünden türemiş Arapça bir keli­me kabul edenler olduğu gibi, bu dilde "fâûlâ" vezninin bulunmadığını ileri sü­rerek İbrânîce'den geldiğini söyleyenler de vardır. Fakat âlimlerin çoğu bu görü­şe katılmamakta, kelimenin Arapça asıl­lı olduğunu benimsemektedirler. Bu ise muharrem ayının 10. günüdür. ( Lisânii'l-'Arab, "'âşûrâ3" md ) Aşure'nin Kaynağı: Âşûrânın menşei hakkında kaynakla­rın belirttiği görüşleri iki noktada top­lamak mümkündür. 1. Âşûrâ, Hz. Müsâ ve kavminin, Firavun'un zulmünden kur­tulduğu ve yahudilerin oruç tutmakla mükellef olduğu bir gündür. عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: لَمَّا قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ وَجَدَ الْيَهُودَ يَصُومُونَ عَاشُورَاءَ فَسُئِلُوا عَنْ ذَلِكَ فَقَالُوا هَذَا الْيَوْمُ الَّذِي أَظْفَرَ اللَّهُ فِيهِ مُوسَى وَبَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى فِرْعَوْنَ وَنَحْنُ نَصُومُهُ تَعْظِيمًا لَهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَحْنُ أَوْلَى بِمُوسَى مِنْكُمْ ثُمَّ أَمَرَ بِصَوْمِهِ İbni Abbâs (R.A.) buyurur ki; «Peygamber'imiz Medine'ye gelince Ya­hudilerin Aşure Günü oruç tuttuğunu gördü. Sebebini sorunca O'na «Bu gün ulu Allah Hz. Musa (A.S.) ile İsrailoğuilarmı Firavn'ın kavmi karşısın­da üstün çıkardı. Biz de Hz. Musa'ya (A.S.) duyduğumuz hürmete daya­narak bu gün oruç tutuyoruz» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Pey­gamber'imiz onlara «Biz Hz. Musa'ya (A.S.) sizden daha saygılıyız» diye buyurarak ümmetine aşure günü oruç tutmalarını emretti. (bk. Buhârî, "Şavm", 69; Müsned, II, 359-360) 2. Hz. Nuh'tan itibaren bütün Sâmî dinlerde mevcut olan ve diğer Peygamberler zamanında da tutulmakyaydı وَفِي رَجَبٍ حَمَلَ اللَّهُ نُوحًا فِي السَّفِينَةِ فَصَامَ رَجَبًا ، وَأَمَرَ مَنْ مَعَهُ أَنْ يَصُومُوا ، فَجَرَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ سِتَّةَ أَشْهُرٍ ، آخِرُ ذَلِكَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ أُهْبِطَ عَلَى الْجُودِيِّ فَصَامَ نُوحٌ وَمَنْ مَعَهُ وَالْوَحْشُ شُكْرًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ ، وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ أفْلَقَ اللَّهُ الْبَحْرَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ ، وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ تَابَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى آدَمَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مَدِينَةِ يُونُسَ ، وَفِيهِ وُلِدَ إِبْرَاهِيمُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ . (Taberani,Mu. Keb.5/319; İbn Eebi Hatim,38/460) 3. Âşûrâ, Câhiliye devri Araplar'ı arasında da Hz. İbrahim'den be­ri önemli görülüp oruç tutulan bir gün­dür. Bu görüş, Hz. Âişe ile Abdullah b. Ömer'in rivayetlerine dayanır. عَنْ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهَا قَالَتْ: كَانَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ يَوْمًا تَصُومُهُ قُرَيْشٌ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَلَمَّا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ صَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ فَلَمَّا فُرِضَ رَمَضَانُ كَانَ هُوَ الْفَرِيضَةَ وَتُرِكَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ فَمَنْ شَاءَ صَامَهُ وَمَنْ شَاءَ تَرَكَهُ Âişe'nin rivayeti şöyledir: "Âşürâ Kureyş'in Câhi-üye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Me­dine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat ramazan orucu farz kılınınca ken­disi âşürâ gününde oruç tutmayı bırak­mış, bundan sonra müslümanlardan di­leyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tut­mamıştır" (Buhârî, "Şavm", 69; Müsned, VI, 29-30). Abdullah b. Ömer'in aynı ko­nudaki rivaveti de şöyledir: "Âşürâ Câ-hiliye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat ramazan orucu farz kılının­ca Resûlullah'a âşürâ konusu sorulmuş, o da, 'Âşürâ Allah'ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın' buyurmuştur" (Müs­ned, II, 57, 143). Câhiliye devrinde Kureyş'in de tuttuğu âşürâ orucunu Hz. Peygam­ber bi'setten önce tutmuş, sonra bir ara terketmişse de Medine'ye hicret edin­ce Hz. Musa'nın şeriatına uyarak rama­zan orucu farz kılınıncaya kadar bir veya iki sefer o da bu orucu tutmuş ve müs-lümanlara da tutmalarını emretmiştir. Hatta bu konuda henüz bir emir bulun­mamakla birlikte Resûlullah münâdîler çıkararak âşürâ orucunu halka duyur­muş, geceleyin oruca niyet etmeyenle­rin günün yarısında haberdar olsalar da­hi o andan itibaren oruca başlamalarını emretmiş (Buhârî, "Şavm", 69), ancak ra­mazan orucunun farz kılınmasıyla bu orucu isteğe bırakmıştır. Ashap arasında ilimle­riyle temayüz etmiş bu iki sahâbînin ri­vayetlerinden, âşûrânın Câhiliye devri Araplar'ınca önemli sayıldığı açıkça an­laşılmaktadır. Aşure'nin Günün Fazileti: عَنْ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذٍ قَالَتْ: أَرْسَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الْأَنْصَارِ مَنْ أَصْبَحَ مُفْطِرًا فَلْيُتِمَّ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ وَمَنْ أَصْبَحَ صَائِمًا فَليَصُمْ قَالَتْ فَكُنَّا نَصُومُهُ بَعْدُ وَنُصَوِّمُ صِبْيَانَنَا وَنَجْعَلُ لَهُمْ اللُّعْبَةَ مِنْ الْعِهْنِ فَإِذَا بَكَى أَحَدُهُمْ عَلَى الطَّعَامِ أَعْطَيْنَاهُ ذَاكَ حَتَّى يَكُونَ عِنْدَ الْإِفْطَارِ Rubeyyı' -radıyallahu anha- der ki, biz artık Resû-lullah'ın bu emrinden sonra Aşûra gününün orucu­nu tutardık ve küçük çocuklarımıza da tuttururduk ve onlarla mescide girerdik ve çocuklarımıza boyalı yünden oyuncak verirdik, bunlardan yemek için ağ­layan olursa iftar vakti erişinceye kadar bu oyuncak­larla eğlendirirdik."(Buhari,Müslim) Bakınız, Zaman-ı Saadette, Sadr-ı İslâmda müs-lüman evlâdlarına namaz ve oruç gibi ibâdetlere tâ küçükten alışdırmağa nasıl dikkat edilmiştir! عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: مَا رَأَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَحَرَّى صِيَامَ يَوْمٍ فَضَّلَهُ عَلَى غَيْرِهِ إِلَّا هَذَا الْيَوْمَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَهَذَا الشَّهْرَ يَعْنِي شَهْرَ رَمَضَانَ İbn Abbas (R) şöyle anlatıyor: "Hz. Peygamber(s) in gün olarak yalnız Aşure ve ay olarakta sadece şu Ramazan orucuna değer verip üzerinde durduğunu görmedim." (Buhari) عن ابن جريج ،وعاءشة قالا: « كانت الكعبة إنما تكسى يوم عاشوراء إذا ذهب آخر الحاج" Hz. Âişe'nin ve Cüreyc'in: haccın sonunda âşürâ günün­de Kabe örtülerinin değiştirildiğini an­latan diğer bir rivayeti de bunu destek­lemektedir [Müsned, VI, 244,Ezruki, Ahbar'u-Mekke1/309 ). Araplar'ın, âşürâ günü doğduğu rivayet edilen ve Kabe'yi inşa eden ataları Hz. İbrahim'in hâtırasına hürmeten bu günü yaşatmış olmaları uzak bir ihtimal değildir. Hz. Mûsâ ile İsrâiloğulları'nın Firavun'un elin­den âşürâ günü kurtulduğunu ve Hz. Nuh'un gemisinin Cûdî dağına aynı gün oturduğunu söyleyen yahudileri Hz. Pey-gamber'in tekzip etmemesi, hatta, "Biz Musa'ya sizden daha lâyıkız" diyerek bu günde oruç tutulmasını emretmesi (bk. Buhârî, "Şavm", 69; Müsned, II, 359-360), âşûrânın Nuh'tan itibaren semavî din­lerde önemli bir yer işgal ettiğine işaret etmektedir. Âşûrânın menşeiyle ilgili bu iki yorum dışında bazı tarih, hadis ve fıkıh kitap­larında yer alan haberler, bu günü Hz. Âdem'in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Yünus'un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Mûsâ ve îsâ'nın doğduğu, Hz. Süley­man'a mülkün verildiği, Hz. Davud'un tövbesinin kabul edildiği, Hz. Peygam­berin geçmiş ve gelecek bütün günah­larının affedileceğine dair kendisine Al­lah tarafından teminat verildiği ve Mek­ke'den Medineye hicret ettiği gün ola­rak tavsif ederler (Diyarbekrî, I, 360). Ne var ki bunları ilmen doğrulama imkânı olmadığı gibi bir kısmının yanlışlığı da ortadadır. Meselâ Hz. Peygamber'in Me­dine'ye hicreti 10 Muharrem'de değil 12 Rebîülevvel'de gerçekleşmiştir. Bunun dı­şındaki rivayetlerin ise İsrâiliyat*a da­yandığı kabul edilmektedir. Hz. Nûh zamanından beri bütün Sâmî dinlerde makbul sayılan âşürâ gününde oruç tutmak yahudilere farz kılınmıştı. Onlar, yedinci aylan olan Tişrin'in onun­cu gününe rastlayan âşûrâyı bayram te­lakki ederek birtakım merasimler icra eder ve bir yıllık günahlardan temizlen­mek üzere oruç tutarlardı (Levililer, 16/ 30-34, 23/27). Ramazan oru­cunun farziyetinden önce yirmi dört sa­at devam eden âşürâ orucunun bu ta­rihten itibaren müstehap olduğunda it­tifak eden âlimler, Hz. Peygamber'in bu konudaki emrinin ramazan orucundan önceki dönem için vücüb ifade edip et­meyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe ile bazı Şâfiîler âşürâ orucu­nun önceleri vacip olduğunu, fakat bu hükmün ramazan orucu ile neshedildi-ğini, Hanbelîler ve bir kısım Şâfiîler ise müstehap olduğunu kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber'in âşürâ orucunu tut­mayı yahudilerden öğrendiğini, fakat aralarının bozulması üzerine bu orucu terkedip ramazanı farz kıldığını öne sü­ren müsteşrik Caetani (İslâm Tarihi, III, 207-208) ile VVensinck'in (El2 [Fr.|, I, 726) iddiaları son derece sübjektif ve hatta art niyetin bir ifadesidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, Araplar'ın Câhiliye devrinde âşürâ gününe önem verip oruç tuttukları, Hz. Peygamber'in de bi'set­ten önce bu oruca devam ettiği sahih rivayetlerle sabittir. Esasen Caetani'nin. bu haberin sadece Âişe rivayetiyle yalnız Buhârî'de bulunduğunu söylemesi araş­tırmalarının eksikliğini gösterir. Çünkü bu haber Hz. Âişe yanında Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Umeyr rivayetiyle de sabit olup bu rivayetler birkaç hadis kitabında mevcuttur (bk. Müslim, "Şı-yâm", 134; Tirmizî, "Şavm", 50; el-Muuat-ta , "Şıyâm", 33). Caetani'nin, orucu Al­lah'ın değil Hz. Peygamber'in farz kıldı­ğını öne sürmesi ise İslâm'a karşı kötü niyetli bir yaklaşımın tipik örneğidir. Her şeyden önce, ibadetlerin şekil ve zama­nının Allah tarafından tayin edildiği hu­susu, bütün semavî dinlerin kabul etti­ği bir gerçektir. Hz. Nûh, İbrahim, Mûsâ ve îsâ'nın dini üzere gönderilen (bk. el-Hac 22/78; eş-Şûrâ 42/13) Hz. Muham-med'in sadece yahudilere has olmayan âşürâ orucunu emretmesi tabii bir şey­dir. Böyle bir tavsiyeden yahudileri taklit ettiği neticesini çıkarmak, semavî dinle­rin aynı kaynağa bağlı olduğunu kabul etmemektir. Kaldı ki Resul-i Ekrem, ya­hudileri taklit etmemek ve hurafeleri­nin İslâm bünyesine girmesine engel ol­mak için müminleri uyarmış ve sadece âşürâ günü değil muharremin dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutma­larını tavsiye etmiştir (Buhârî, "Şavm", 69; Aynî, IX, 190). Âşürâ orucunda, müs-lümanların yılın on iki ayı içinde değişen kamerî takvimi, yahudilerin ise kendile­rine has şemsî-kamerî karışımı ve sa­dece eylül-ekim aylan içinde değişen bir takvimi kabul etmeleri, yahudiler kefa­ret orucu tutup bayram yaparken müs-lümanların geçmiş peygamberlerin sün­netine uyarak sadece oruç tutması gibi farklar, İslâm ve yahudi telakkilerini bir­birinden ayıran hususlardır. Âşûrâda oruç tutmanın fazileti konu­sunda sahih hadislerin bulunmasına kar­şılık o gün yıkanmak, gözlere sürme çek­mek, süslenmek, kına yakmak, bayram­laşmak, hububat karışımı aş (aşure) pi­şirmek, sadaka vermek, mescidleri ziya­ret etmek, kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih bir rivayete rastlanma­mıştır. Hadis olduğu öne sürülen metin­lerin birçoğunun gerçekte hadis olmayıp Câhiliye âdetlerine ve yahudi gelenekle­rine dayanması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu âdetleri Resûlullah'ın ve asha­bının yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Meselâ, "Âşürâ günü sürme çe­ken helak olmaz", "Âşürâ günü gusle­den o yıl hasta olmaz" tarzındaki riva­yetler son devir kitaplarında yer almış ve İbn Teymiyye'nin ifadesine göre bu gibi hususlar Ehl-i beyte buğzeden Nâ-sibîler tarafından uydurulmuştur (Mec­mu cu Fetâvâ, II, 302). Âşûrâ'nın İslâm tarihinde siyasî bir yö­nü de vardır. Hz. Hüseyin'in 10 Muhar­rem 61'de (1 Ekim 680) Kerbelâ'da şe-hid edilmesinden sonra Şîa için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin'in intika­mını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiîler'in her yıl dövüne­rek, kendilerine işkence yaparak tutma­ya başladıkları bu matem orucu Şiî- Fâ- tımî devletinin himayesinde devlet me-rasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran'da gelenek halini al­mıştır (bk. taziye). Esasen dinin yasak­ladığı bu nevi bir matem, Şiî inancın can­lı tutulmasında ve mezhep bütünlüğü­nün sağlanmasında önemli rol oynamış­tır. Âşürâyı Şia'nın yas günü ilân etme­sine karşılık Emevîler Kerbelâ faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o gü­nü âdeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devleti'nin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiye­cekler pişirilmiş ve bu konudaki bid'at­ların haklı gösterilmesi maksadıyla çe­şitli hadisler uydurulmuştur. Müslüman Türkler'in dinî halk gele­neğinde önemli bir yer tutan âşûrâ, ay­nı zamanda, muharremin onuncu günü başlamak üzere daha sonraki günlerde de özel merasimlerle pişirilip dağıtılan tatlıya (aşure) ad olmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşure aşı Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helva­cıların nezâretindeki aşçılar ve kiler ağa­ları tarafından hazırlanan aşure, muhar­remin onundan itibaren "aşure testisi" adı verilen özel kaplarla saray daireleri­ne ve halka birkaç gün süreyle dağıtılır­dı. Anadolu'da zengin aileler ve esnaf teşkilâtları tarafından pişirilen aşure se­bilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesi­lirdi. Günümüzde de âşûrâ orucu tut­mak ve aşure tatlısı pişirmek bütün can­lılığıyla devam etmektedir. BİBLİYOGRAFYA: Lisânii'l-'Arab, "'âşûrâ3" md.; el-Muuatta', "Şıyâm", 11, 33; Müsned, II, 57, 143, 359-360; VI, 29-44, 244; Buhârî, "Şavm", 69; Müs­lim, "Şıyâm", 20, 134; Tirmizl, "Şavm", 50 Tabeâ Târih (Ebü'1-Fazl), II, 417; Serahsî, el Mebsût, III, 67; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 174 İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, II, 295, 302 İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l-mecâd, II, 70 Aynî, "ümdetü'l-kârt, Kahire 1392/1972, IX, 190, 191; İbnü'l-Hümâm. Fethu'l-kadîr, Bulak 1315-18, II, 47; Diyarbekrî, fârîhul-hamîs, I, 360; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Ca-hid), İstanbul 1924-27, III, 207-208; Pakalın, I, 101-102; E. Gugenheim, Le Judaisme dans la uie quatidienne, Paris 1970, s. 70; Muham-med eş-Şerkâvî, "Fî Mevkibi 'âşûrâ3", Mecel-letul-Ezher, Xl.IV/l, Kahire 1978, s. 25-29; W. Ende, "The Flagellations of Muharrem and the Shi'ite Ulama", isi, sy. 55 (1978), s. 19-36; M. Smith, "cAşüre and, in particular, the caşüre of Muharrem", JTS, VIII (1984), s. 229-231; İTA, "Âşûrâ", I, 605-613; Zuhur Ahmed Azhar — Murtaza Hüseyin Fâzıl, "'Aşûrâ'", ü'DMİ, XII, 672-676; A. J. VVensinck - Ph. Mar-çais, "cÂshürâ3", El2 (Fr.), I, 726-727; M. Ayo-ub, "'Âsüra'", Eh., II, 874-876. Aşure Günü'nün üstünlük sebebi hakkında bize geniş bilgiler gelmiş­tir. Bunlara göre bu gün Hz. Âdem'in (A.S.) tevbesi kabul edildi, yine Hz. Âdem (A.S.) bu gün yaratıldı ve Cennete girişi de bu güne rastlar. Arş, Kürsî, Gökler, yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve Cennet bu gün yaratıldı. Hz. İbrahim bu gün yaratıldı ve yine bu gün ateşten yanmaksı-zın kurtuldu. Yine bu gün Hz. Musa (A.S.) ile yanındaki mü'minler, suda boğulmaktan kurtuldular, Fir'avn ve adamları bugün boğuldu. Hz. İsâ (A.S.) bu gün doğdu ve yine bu gün göğe çıkarıldı. Yine bu gün Hz. İdris (A.S.) göğe çıkarıldı. Nuh'un Gemisi bu gün Cûdî tepesin­de karaya oturtuldu. Hz. Süleyman'a muhteşem saltanat bu gün verildi. Hz. Yûnus (A.S.) balığın karnından bu gün çıkarıldı. Hz. Yâkûb'un (A.S.) bu gün gözleri yeniden açıldı. Hz. Yûsuf'un kuyudan çıkarılması bu güne rastlar. Hz. Eyyüb (AS.) tutulduğu hastalıktan bu gün kurtuldu. Yeryüzüne ilk yağmurun düşmesi de bu güne rastlar. Daha önceki ümmetler zamanında bu gün oruç tutmak yaygındı. Hat­ta Ramazandan önce bu günde oruç tutmanın önce farz kılınıp sonra bu emrin ortadan kalktığı ileri sürülür. Hicretten sonra bu günü oruçla geçiren Peygamber'imiz Medine'ye gelince, emrini yeniledi. Hattâ, Peygamber'imizin (S.A.S.) fânî ömrünün son yılında «Eğer ge­lecek seneye kadar yaşarsam, Aşure Günierin dokuzuncu ve onuncusun­da oruç tutacağım» diye buyurduğu ve fakat o yıl içinde Allah'a kavuş- tuğu, buna göre onuncu günden başka bir gün oruç tutmadı ise de bu arzuyu gösterdiği ileri sürülür. Zijhicce'nin dokuzuncu ve onbirinci günü tutulması «Siz Aşure Gü-nü'nden bir gün önce ve bir gün daha oruç tutarak Yahudilerin gelene­ğinden ayrılın» şeklindeki hadisine dayanır. Çünki, Yahudiler sırf Aşure Günü oruç tutuyorlardı. Beyhâkî'ye göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Aşure Günü kim aile halkına ve yakınlarına karşı cömert davra­nırsa, Allah da onu bütün sene boyunca genişliğe kavuşturur.» Taberânî'nin kaydettiği ve rivayet zincirinde belirsizlik bulunan bir hadise göre, Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Aşure Günü verilen bir dirhemlik sadakaya yediyüz bin dirhem gibi sevâb verilir.» Öte yandan, Aşure Günü gözüne sürme çekenin o yıl göz ağrısına yakalanmıyacağını ve o gün yıkananın hasta olmıyacağını ileri süren hadis uydurmadır. Hakim'in belirttiğine göre, o gün gözlere sürme çekmek, bid­attir, İbni Kayyum (R.A.) «Aşure Günü sürme çekmeyi, tanegillerden ye­mek pişirmeyi, yağ sürünmeyi ve kokulanmayı teşvik ettiği ileri sürülen hadis, yalancıların uydurmasıdır» der. Bileş..i ki. Aşure Günü Hz. Hüseyin'in uğradığı ihanet, onun derece yüceliğinin artışına ve Allah Katı'ndaki yüksek mertebesini ve temiz ehli beytin safına katılışını gösteren bir delildir. Bu günde Hz. Hüseyin'in (R.A.) uğradığı ihaneti anmak isteyen kimse, Allah'ın emrine uyarak ve Ulu Allah'ın «Onlara Allâh'dan mağfiret ve rah­met vardır. İşte onlar hidâyete erenlerdir» mealindeki âyetle Hz. Hüseyin'e (R.A.) ayırdığı mertebeye saygı duyarak sadece sık sık «İnnâ liliâhi ve in-na ileyhi râciûn» demesi gerekir. Bunun dışında hiç kimsenin, sakın ve sakın râfizilerin ve benzer­lerinin yas tutma, ağlaşma ve döğünme gibi geleneklerine uymamalıdır. Çünki böyle davranmak, mü'min ahlâkına uymaz. Eğer böyle davranmak meşru olsaydı, Hz. Hüseyin'in (R.A.) dedesi olan Peygamber'imizin ölüm gününde yas tutmak daha yerinde olurdu. Yüce Allah, bize kâfidir, O ne güzel vekildir. Bâzıları der ki: — O güne aşure adının verilmesi, Muharremin onuncu günü olduğu içindir. Bâzıiarı da şöyle der: — Ailahu Teâlâ, o gün on peygamberine on ihsanda bulunduğu için aşure adı verildi. Şöyle ki: Ailahu Teâlâ, Âdem (a.s.)'in tevbesini aşure günü kabul buyurdu. idris (a.s.)'i yüce mekâna Ailahu Teâlâ o gün çıkardı. Nuh (a.s.)'un gemisi Cudî dağına o gün oturdu. ibrahim (a.s.) aşure günü doğdu. Yine o gün Hak onu halil eyle­di, ateşten kurtardı. Davud (a.s.)'un tevbesini o gün kabul buyurdu. Eyyub (a.s.)'un hastalığına o gün son verip onu feraha çıkardı. Mûsâ (a.s.)'yı aşure günü kurtardı. Firavun'u o gün boğdu. Yunus (a.s.)'u balığın karnından aşure günü çıkardı. Süleyman (a.s.)'ın mülkünü aşure günü iade etti. 10. Resûiullah (s.a.v.) aşure günü doğdu . Bâzıları da şöyle anlattılar: — Ailahu Teâlâ bu ümmete on ikramda bulundu. Bu on ikramın onuncusu da bu gündür. Bu yüzden ona "Aşure" adı verildi. Şöyle ki: Ailahu Teâlâ bu ümmete Recep ayını ikram etti. Bu ay "Allah'ın suç ve günahları bağışlama ayı" diye anılır ki, bu ümmete bir ikramdır. Diğer aylara nisbetie bu ayın üstünlüğüne misal, bu ümmetin diğer ümmetlere üstünlüğü gibidir. Şaban ayı Allah'ın ümmete ikramıdır. Bu ayın diğer aylara nis­betie üstünlüğü, Resûîullah'm diğer peygamberlere üstünlüğü gibidir. Ramazan ayıdır. Bu ayın diğer aylara nazaran üstünlüğü Allah'ın yaratılmışlara olan üstünlüğü gibidir. Kadir gecesidir. Bu gece, içinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan hayırlıdır. Ramazan bayramı günüdür ki, o gün mükâfat günüdür. On günier: Bu günler, Allah'ı zikir günleridir. Arefe günüdür: Bu gün oruç tutmak, iki senelik oruca bedeldir. Kurban günüdür: Bu gün, Allah'a yakınlık günüdür. Cuma günü: O, günlerin efendisidir. 10. Aşure günüdür: Bu günde oruç tutmak, bir senelik oruca bedel­ dir. Sayılan bu vakitler, bu ümmete ikram edilmiştir. Sebebi, günahlarına keffaret olsun ve onları hatâdan temizlesin. Hişam b. Urve, babasından naklen Hz. Âişe (r.a.)'nin şöyle dediğini anlattı: — Aşure günü geldiğinde, cahiliyet devrinde, Kureyş o günü oruçla geçirirdi. Mekke'de iken Resûluilah (s.a.v.) da o gün oruç tutardı. Me­ dine'ye gittiği zaman, ramazan orucu farz oldu. Bu arada, Resûluilah (s.a.v.) şöyle buyurdu: — "Aşure günü orucunu tutmakla emrolundum. İsteyen o gün oruç tutar, istemeyen de o gün oruç tutmaz." Âişe (r.a.) diyor ki: — Aşure, muharremin dokuzuncu günüdür. Bâzıları da: — Muharremin onbirinci günü olduğunu söyler. Ancak, çoğunluğun görüşü şudur: Aşure günü, muharrem ayının onuncu günüdür. En iyi bilen Allah'tır. llah Teâlâ buyuruyor: Nuh Rabbine nida edip dedi ki: "Ey Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim ehlimdendir. Senin va'din elbette hakdır ve sen hâkimlerin hâkimisin." Allah da şöyle buyurdu: "Ey Nuh! O kat'iyyen senin ehlinden değildir. Çünkü o, gayr-i sâlih bir ameldir, yani oğlun kötü amel sahibidir. Bir de sen, hakkında bilgin olmadığı bir şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamaklığın için öğüt veriyorum. Nuh: "Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekden sana sığınırım. Eğer beni mağfiret etmezsen, bana merhamet etmezsen muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurum." dedi." Bazı hükemâ demişlerdir ki: Oğul, babanın yaptığını yapmazsa, babasının yolunu tutmazsa ondan alâkası kesilir. Ümmet de peygamberlerinin yaptığını yapmazlarsa peygamberlerinden alâkaları kesilir. Şu halde ilim ve amel irtibatı bulunmayan bir neseb bağında, sadece babalarıyle, dedeleriyle iftiharda bir ma'na yoktur. Hadis-i şerifte: Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'den rivayete göre, "Yakın akrabaların artık inzâr et!" (şuâra suresi, 214) ayeti nazil olunca kalkıp: "Ey Kureyş cemaatı! (Yahud buna benzer bir hitap ile): Nefsinizi (Allah'ın azabından) satın alınız, yoksa sizi hiç bir sûretde kurtaramam! Ey Abd-i Menaf oğulları! Kendinizi Allah'ın azabından kurtarmağa bakınız, yoksa sizi hiç bir sûretde kurtaramam. Ey Abdü'l-Muttalib'in oğlu Abbas! Kendini Allah'ın azabından kurtarmaya bak, yoksa sizi hiç bir sûretde kurtaramam. Ey Resûlullah'ın halası Safiyye! Kendini Allah'ın azabından kurtarmaya bak! Yoksa seni de hiç bir surette kurtaramam. Ey Muhammed'in kızı Fatıma! (Dünyada) malımdan ne istersen iste, yoksa (âhirette) seni Allah'ın azabından hiç bir sûretde kurtaramam." (Buhâri, Kitâbü'l-Vesaya) diye ilân etmişlerdir. "(Tarafı ilâhiyyeden) denildi ki Ey Nuh! Sana ve beraberinde bulunanlardan gelecek ümmetlere bizlere sefâm ve bereketlerle in. (Onlardan türeyecek kâfir) ümmetler de vardır ki biz onları da bol rızıklarla faydalandıracağız. Sonra ise âhirette onları tarafımızdan acıklı bir azâb çarpacaktır. Bunlar gayb haberlerindendir ki onları sana vayediyoruz. Onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde Habîbim sen de sabret. Hüsn-i akıbet muhakkak ki, Allah'ın emr ü nehiylerine tam riâyet edenlerindir." Nuh (a.s) "Cümle halkın babası" dîye tesmiye olunmuştur. Âdem-i sânî (İkinci Âdem) de denilir. Çünkü insan nesli onun zürriyetinden devam etmiştir. Nefâisü'l-Mecâlis'de der ki: Tufan nihayet bulunca Nuh (a.s) arzı üç oğlu arasında taksim etti. Sam adındaki oğluna Hicaz, Yemen ve Şam beldelerini verdi ki Sam arabın babasıdır. Hâm'a Sudantietâetemi terdi, & da Sudan V babasıdır. (Ruhu'l-Beyân, 2/92) Nuh (a.s) beraberindekilerle gemiden Âşûrâ günü indi. O gün oruç tuttu ve Allah'a şükür olmak üzere maiyyetine de oruç tutmaların emretti. Azıkları artmıştı. Birisi bir avuç buğday, diğeri bir avuç mercimek, diğeri bir avuç nohut getirdi. Yedi çeşit hububat ile Nuh (a.s) onlara yemek pişirdi. Hepsi nebilerinin bereketiyle doydular. Tufandan sonra yeryüzünde pişirilen ilk taam budur. İnsanlar bunu Âşûrâ günleri için âdet edindiler ki, yapanlar için ecr-i azım vardır. Fakirleri ve miskkinleri de doyurmak lâzımdır. Zikrolunduğana göre Allah Teâlâ Âşûrâ gününde zemzemi diğer sularla beraber akıtır. O gün gusleden kimse bir sene boyunca hastalık görmez. Er-Râvzu'l-Fâik'de bu şekilde yazılıdır. (Ruhu'l-Beyân, 2/93)^ (Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, s. 111-US 20 Ocak Cumartesi günü 1. Muharrem, hicrî 1428 yılının ilk günü. Yani Hicri Yılbaşı. İslam alemi için önemli bir gün.. Çünkü Müslümanların manevi hayatının vazgeçilmezi olan ibadetlerin bir kısmı hicri yıla göre yerine getirilir. Oruç, hac, kandil günleri gibi... Ayın hareketleri esas alınarak hesaplanan hicrî yıl 354 gün sürüyor ve her ay, geçen senenin yaklaşık onbir gün öncesi başlıyor. Ramazan, Bayram, Hac gibi mübarek günler yıl içinde mevsimden mevsime dolanarak devrini tamamlıyor. Böylece oruç, hac gibi kendine göre zorlukları olan ibadetler 33 yılda bütün bir yılı dolaşarak aynı tarihe dönüyor. Hicri takvimin başlangıç zamanı olarak Peygamber (s.a.) Efendimizin hicret ettiği tarih esas alınmıştır. Buna göre 1 muharrem 622 cuma günü Hicri Takvimin başlangıç günü kabul edilmektedir. Aşure Orucu 1 Muharrem gecesi, yeni senede belâ ve kötülüklerden korunmak amacıyla Rabbimize yalvarmak, dua etmek güzel âdetlerimizdendir. Bu saygın ay içinde 10 Muharrem gününün özel bir önemi vardır. Aşure günü denilen bu günde, gerek Musevîler, gerekse İslam öncesi cahiliye devri Arapları da oruç tutuyorlardı. Ramazan ayında oruç farz olana kadar müslümanlar da aşure günü oruç tutmuşlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.) Yahudilere benzememek için müstehab olan bu orucun, Muharremin 9. ve 10. günü, ya da 10 ve 11. günü tutulmasını istemiştir. Rivayetlere göre, 10 Muharrem birçok olayın meydana geldiği faziletli bir gündür. Yeryüzü ve göğün o gün yaratılması, ilk yağmurun yağması, Hz. Âdem'in tevbesinin kabulü, Hz. Nuh'un gemisinin Cudi Dağına oturması, Hz. Yakub'un oğlu Yusuf'a kavuşması, Hz. Yusuf un zindandan kurtulması, Hz. Musa ve Beni İsrail'in yarılan Kızıldeniz'den geçerek Fir'avundan kurtulması, Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de boğulması, Hz. Muhammed (s.a.) Efendimizin geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığı gün olması gibi. Aşure gecesi de duaların kabul edildiği kıymetli bir gecedir. Bu mübarek günde komşulara aşure dağıtmak, yoksulu doyurmak, iftar ettirmek büyük sevab kazanmaya vesiledir. Ayrıca bu günde eve çeşitli ve bol erzak almak, muhtaçlara sadaka vermek, komşu ve akrabaya ikramlarda bulunmak sene boyunca berekete vesile olur. Yeni Hicri yılın maddî ve manevî dünyamıza saadetler, hayırlar getirmesini diliyoruz. Rubeyyı' -radıyallahu anha- der ki, biz artık Resû-lullah'ın bu emrinden sonra Aşûra gününün orucu­nu tutardık ve küçük çocuklarımıza da tuttururduk veonlarlamescide girerdik ve çocuklarımıza boyalı yünden oyuncak verirdik, bunlardan yemek için ağ­layan olursa iftar vakti erişinceye kadar bu oyuncak­larla eğlendirirdik."'2» Bakınız, Zaman-ı Saadette, Sadr-ı İslâmda müs-lüman evlâdlarına namaz ve oruç gibi ibâdetlere tâ küçükten alışdırmağa nasıl dikkat edilmiştir! Çocukların oruç tutmaları hakkında cumhur ule­maya göre bulûğa ermeyen çocuklara oruç vâcib de­ğildir, müstehabdır demişlerdir. İmam-ı Şâfi'î'ye gö­re çocuğun oruç tutmağa kudret-i bedeniyyesi olur­sa ahşdirmak için oruç emir olunur. Yaş haddini de yedi veya on yaş olarak ta'yin etmiştir. İshak'a göre oruç oniki yaşında emrolunur. Ahmed bin Hanbel'e göre ise on yaşında emir olunur. Evzâî de: Çocuğun kuvve-i bedeniyyesine zaaf arız olmaksızın üç gün üst üste oruç tutturulursa müstehab olur, demiştir. Şârih ulemaya göre çocukların ibâdete alıştırılma-ları için bu müstahsen addedilmiştir. Ve bunların vesile-i hayr ve bereket olacağını kabul etmişlerdir. Şu kadar ki bu, neşv ü nema çağında olan çocuğun kuvve-i bedeniyyesine zaaf îrâs etmemek şartına bağlıdır. Çünkü sağlam mükellefe bile seferde me­şakkatine binaen iftara müsaade edilmişdir. Allah'ın: "Allah sizin için kolaylık diler, sizin için zorluk dilemez."(3)buyurduğu da unutulmamalıdır. Buhârî'nin İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma-dan rivayet ettiğine göre: Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aley­hi ve sellem- Efendimiz Medine'yi teşrif buyurduk­ları vakit yahûdilerin Aşûra günü oruç tuttuklarını gör­dü ve: "—Bu ne orucudur?" diye sordu. Onlar da cevaben: —Bu gün iyi bir gündür. Bu gün Allah -azze ve cell-Benî İsrâîl'e düşmanlarından necat verdiği bir gürr-dür; yani Fir'avn'ın şerrin'den kurtulduğumuz gün­dür, dediler, Resûlullah da: "—Biz Musa'ya sizden daha yakın bulunuyo­ruz, buyurdu ve Mekke'deki gibi o gün oruç tutdu ve o günün oruç tutulmasını emir buyurdu."(4) موطأ مالك - (ج 2 / ص 384) عَنْ مَالِك أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَرْسَلَ إِلَى الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ أَنَّ غَدًا يَوْمُ عَاشُورَاءَ فَصُمْ وَأْمُرْ أَهْلَكَ أَنْ يَصُومُوا موطأ مالك - (ج 2 / ص 382) عَنْ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهَا قَالَتْ كَانَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ يَوْمًا تَصُومُهُ قُرَيْشٌ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَلَمَّا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ صَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ فَلَمَّا فُرِضَ رَمَضَانُ كَانَ هُوَ الْفَرِيضَةَ وَتُرِكَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ فَمَنْ شَاءَ صَامَهُ وَمَنْ شَاءَ تَرَكَهُ صحيح البخاري - (ج 12 / ص 333) عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ لَمَّا قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ وَجَدَ الْيَهُودَ يَصُومُونَ عَاشُورَاءَ فَسُئِلُوا عَنْ ذَلِكَ فَقَالُوا هَذَا الْيَوْمُ الَّذِي أَظْفَرَ اللَّهُ فِيهِ مُوسَى وَبَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى فِرْعَوْنَ وَنَحْنُ نَصُومُهُ تَعْظِيمًا لَهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَحْنُ أَوْلَى بِمُوسَى مِنْكُمْ ثُمَّ أَمَرَ بِصَوْمِهِ صحيح البخاري - (ج 7 / ص 5) عَنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ رَجُلًا يُنَادِي فِي النَّاسِ يَوْمَ عَاشُورَاءَ إِنَّ مَنْ أَكَلَ فَلْيُتِمَّ أَوْ فَلْيَصُمْ وَمَنْ لَمْ يَأْكُلْ فَلَا يَأْكُلْ صحيح البخاري - (ج 7 / ص 64) عَنْ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذٍ قَالَتْ أَرْسَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الْأَنْصَارِ مَنْ أَصْبَحَ مُفْطِرًا فَلْيُتِمَّ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ وَمَنْ أَصْبَحَ صَائِمًا فَليَصُمْ قَالَتْ فَكُنَّا نَصُومُهُ بَعْدُ وَنُصَوِّمُ صِبْيَانَنَا وَنَجْعَلُ لَهُمْ اللُّعْبَةَ مِنْ الْعِهْنِ فَإِذَا بَكَى أَحَدُهُمْ عَلَى الطَّعَامِ أَعْطَيْنَاهُ ذَاكَ حَتَّى يَكُونَ عِنْدَ الْإِفْطَارِ صحيح البخاري - (ج 7 / ص 127) ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ فَرَأَى الْيَهُودَ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ فَقَالَ مَا هَذَا قَالُوا هَذَا يَوْمٌ صَالِحٌ هَذَا يَوْمٌ نَجَّى اللَّهُ بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى قَالَ فَأَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ صحيح البخاري - (ج 7 / ص 130) عَنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَمَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلًا مِنْ أَسْلَمَ أَنْ أَذِّنْ فِي النَّاسِ أَنَّ مَنْ كَانَ أَكَلَ فَلْيَصُمْ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ أَكَلَ فَلْيَصُمْ فَإِنَّ الْيَوْمَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ صحيح البخاري - (ج 7 / ص 129) عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ مَا رَأَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَحَرَّى صِيَامَ يَوْمٍ فَضَّلَهُ عَلَى غَيْرِهِ إِلَّا هَذَا الْيَوْمَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَهَذَا الشَّهْرَ يَعْنِي شَهْرَ رَمَضَانَ صحيح مسلم - (ج 5 / ص 479) عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا يَقُولُا حِينَ صَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّهُ يَوْمٌ تُعَظِّمُهُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَإِذَا كَانَ الْعَامُ الْمُقْبِلُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ صُمْنَا الْيَوْمَ التَّاسِعَ قَالَ فَلَمْ يَأْتِ الْعَامُ الْمُقْبِلُ حَتَّى تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صحيح مسلم - (ج 5 / ص 483) عَنْ الرُّبَيِّعِ بِنْتِ مُعَوِّذِ بْنِ عَفْرَاءَ قَالَتْ أَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَدَاةَ عَاشُورَاءَ إِلَى قُرَى الْأَنْصَارِ الَّتِي حَوْلَ الْمَدِينَةِ مَنْ كَانَ أَصْبَحَ صَائِمًا فَلْيُتِمَّ صَوْمَهُ وَمَنْ كَانَ أَصْبَحَ مُفْطِرًا فَلْيُتِمَّ بَقِيَّةَ يَوْمِهِ فَكُنَّا بَعْدَ ذَلِكَ نَصُومُهُ وَنُصَوِّمُ صِبْيَانَنَا الصِّغَارَ مِنْهُمْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ وَنَذْهَبُ إِلَى الْمَسْجِدِ فَنَجْعَلُ لَهُمْ اللُّعْبَةَ مِنْ الْعِهْنِ فَإِذَا بَكَى أَحَدُهُمْ عَلَى الطَّعَامِ أَعْطَيْنَاهَا إِيَّاهُ عِنْدَ الْإِفْطَارِ سنن أبي داود - (ج 6 / ص 431) نْ الْحَكَمِ بْنِ الْأَعْرَجِ قَالَ أَتَيْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ وَهُوَ مُتَوَسِّدٌ رِدَاءَهُ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَسَأَلْتُهُ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ فَقَالَ إِذَا رَأَيْتَ هِلَالَ الْمُحَرَّمِ فَاعْدُدْ فَإِذَا كَانَ يَوْمُ التَّاسِعِ فَأَصْبِحْ صَائِمًا فَقُلْتُ كَذَا كَانَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُ فَقَالَ كَذَلِكَ كَانَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُ صحيح مسلم - (ج 6 / ص 55) وَصِيَامُ يَوْمِ عَاشُورَاءَ أَحْتَسِبُ عَلَى اللَّهِ أَنْ يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِي قَبْلَهُ سنن الترمذي - (ج 3 / ص 220) وَرُوِيَ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ صُومُوا التَّاسِعَ وَالْعَاشِرَ وَخَالِفُوا الْيَهُودَ وَبِهَذَا الْحَدِيثِ يَقُولُ الشَّافِعِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَقُ مسند أحمد - (ج 5 / ص 79) ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صُومُوا يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَخَالِفُوا فِيهِ الْيَهُودَ صُومُوا قَبْلَهُ يَوْمًا أَوْ بَعْدَهُ يَوْمًا مسند أحمد - (ج 46 / ص 20) أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ عَرَفَةَ فَقَالَ كَفَّارَةُ سَنَتَيْنِ وَسُئِلَ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ فَقَالَ كَفَّارَةُ سَنَةٍ أخبار مكة للأزرقي - (ج 1 / ص 309) عن ابن جريج ، قال : « كانت الكعبة فيما مضى إنما تكسى يوم عاشوراء إذا ذهب آخر الحاج ، حتى كانت بنو هاشم ، فكانوا يعلقون عليها القمص يوم التروية (1) من الديباج (2) ؛ لأن يرى الناس ذلك عليها بهاء وجمالا ، فإذا كان يوم عاشوراء علقوا عليها الإزار (3) » الإبانة الكبرى لابن بطة - (ج 6 / ص 200) عن سعيد بن الصلت أبي يعقوب ، مولى آل مخرمة أنه بلغه أن الله عز وجل ينزل يوم عاشوراء إلى السماء الدنيا بعد هدأة من الليل ، فيمجد نفسه ، فيقول : أنا الواحد ومن مثلي ؟ ، أنا الملك ومن مثلي ؟ فيمجد نفسه ما شاء ، ثم يقول : ألا سائل يسألني ؟ ألا داع يدعوني ؟ حتى يطلع الفجر المستدرك على الصحيحين للحاكم - (ج 9 / ص 429) عن جابر ، عن زيد العمي ، قال : « ولد عيسى ابن مريم يوم عاشوراء » المستدرك على الصحيحين للحاكم - (ج 11 / ص 136) عن قتادة قال : « ولدت فاطمة حسينا بعد الحسن لسنة وعشرة أشهر ، فولدته لست سنين وخمسة أشهر ونصف من التاريخ ، وقتل الحسين يوم الجمعة يوم عاشوراء لعشر مضين من المحرم سنة إحدى وستين ، وهو ابن أربع وخمسين سنة » « وقد ذكرت هذه الأخبار بشرحها في كتاب مقتل الحسين وفيه كفاية لمن سمعه ووعاه » المعجم الكبير للطبراني - (ج 5 / ص 319) وَفِي رَجَبٍ حَمَلَ اللَّهُ نُوحًا فِي السَّفِينَةِ فَصَامَ رَجَبًا ، وَأَمَرَ مَنْ مَعَهُ أَنْ يَصُومُوا ، فَجَرَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ سِتَّةَ أَشْهُرٍ ، آخِرُ ذَلِكَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ أُهْبِطَ عَلَى الْجُودِيِّ فَصَامَ نُوحٌ وَمَنْ مَعَهُ وَالْوَحْشُ شُكْرًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ ، وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ أفْلَقَ اللَّهُ الْبَحْرَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ ، وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ تَابَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى آدَمَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مَدِينَةِ يُونُسَ ، وَفِيهِ وُلِدَ إِبْرَاهِيمُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ . تفسير ابن أبي حاتم - (ج 38 / ص 460) عن علي قال : « تيب على قوم يونس يوم عاشوراء » شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 255) عن قيس بن عباد ، أنه ذكر أشهر الحرم ، فقال : « ليس منها إلا في العاشر منه خير » ، قال : فذكر في ذي الحجة في العاشر النحر وهو يوم الحج الأكبر ، وفي المحرم العاشر يوم عاشوراء ، وفي العاشر من رجب يمحو الله ما يشاء ويثبت ، قال : ونسيت ما قال في ذي القعدة شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 256) عن قيس بن عباد ، قال : « الأشهر الحرم في اليوم العاشر من كل شهر منها أمر ، فاليوم العاشر من ذي الحجة يوم النحر (1) ، واليوم العاشر من المحرم عاشوراء ، واليوم العاشر من رجب يمحو الله ما يشاء ويثبت » ، ونسيت ما قال في ذي القعدة شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 308) عن جابر ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : « من وسع على أهله يوم عاشوراء وسع الله على أهله طول سنته » . « هذا إسناد ضعيف وروي من وجه آخر كما شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 306) عن جده ابن عباس ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : « صوموا يوم عاشوراء ، وخالفوا فيه اليهود صوموا قبله يوما وبعده يوما » شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 309) قال النبي صلى الله عليه وسلم : « من وسع على عياله يوم عاشوراء وسع الله عليه في سائر سنته » شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 310) عن أبي سعيد الخدري ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : « من وسع على أهله يوم عاشوراء وسع الله عليه سائر سنته » شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 311) عن أبي هريرة ، أن رسول الله صلى الله عليه وسلم ، قال : « من وسع على عياله وأهله يوم عاشوراء وسع الله عليه سائر سنته » . « هذه الأسانيد وإن كانت ضعيفة فهي إذا ضم بعضها إلى بعض أخذت قوة ، والله أعلم » شعب الإيمان للبيهقي - (ج 8 / ص 313) عن ابن عباس ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : « من اكتحل بالإثمد يوم عاشوراء لم يرمد أبدا » مسند أبي يعلى الموصلي - (ج 9 / ص 122) عن أنس ، عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : « فلق البحر لبني إسرائيل يوم عاشوراء » Mübarek gün ve geceler, bir bakıma, insanlara, Cenab-ı Hakk'a daha da yakınlaşma adına kaçırdıkları fırsatları yeniden elde etmek için avans kabilinden verilmiş kutlu zaman dilim­leridir. Rabbimiz çok merhametli. Bakınız Allah Rasulü (s) Rabbimizin o engin rahme­tini nasıl anlatıyor: Nebiler Nebisi, saadet meclisinde otururlarken mescide bir esir grubu getirilir. O sırada Allah Rasûlü bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını görür. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor, sonra bırakıyordu. Sonra kendi yavrusunu bulur ve bağrına basar. Doyma bilmeden onu öper, koklar, tekrar bağrına basar. Allah Rasûlü bu manzara karşısında iyice dolar. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterir ve: - Şu kadını görüyor musunuz?, der. Sahabe cevap verir: "Evet ya Rasulallah!" Allah Rasûlü tekrar: - Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu ateşe atar mı?, diye sorar. Sahabe "Hayır ya Rasulallah!" karşılığını verir. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyler: - Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmak istemez. (Buhari, Edeb, 18; Müslim, Tevbe, 4) İşte bu ölçüde şefkatli ve merhametli olan Allahu Teala, sene içinde biz kullarına gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına özel gün ve geceler nasib etmiş. O'na bin­lerce hamd ü sena olsun. Bizim de bu günleri bir fırsat bilerek çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Aslında biraz gönül uyanıklığı, dikkat ve samimiyetle bu günlerin ve gecelerin feyzinden yararlanabilirsek manevi yoldaki pek çok eksiğimizi telafi edebilir ve kamil insan olma yolunda mesafeler kat edebiliriz. İnsan hayatı tek düze değildir, inişli çıkışlıdır. İnsanın kaderinde mutluluklarla üzüntüler iç içedir. Çoğu kez, / mutlu olduğumuz kadar üzülür, üzüldüğümüz kadar da mutlu oluruz. Gün güne, ay aya, yıl yıla uymaz. İnsan, ken­dini mesut edecek güzel gelişmelere tanık olduğu gibi, zaman zaman sarsıcı sıkıntılarla/streslerle ve iz bırakan acılarla karşılaşabilir. Böyle durumlarda insana düşen nedir? İnsana düşen, mutlu olduğunda şükretmesini, sıkıntıya düştüğünde ise sabretmesini ve problemlerini soğukkanlı bir şekilde tedbirlerle, sistemli çalışmalarla çözmesini bilmektir. Yani şükür, sabır ve gayrettir. Bu durumda mübarek gün ve geceleri; mutluluklarımız için şükrümüzü, sıkıntılarımız için de sabrımızı artırmak için karşımıza çıkan önemli bir fırsat olarak görmek mümkündür. Düşününüz ki uzun bir yola çıktınız; hava sıcak, yoruldunuz, buram buram ter döküyorsunuz, diliniz damağınız kurudu, dizlerinizde derman kalmadı, bir bardak soğuk su, bir gölgelik yok mu diye elinizle alnınızı gölgeleyip uzaklara bakıyor­sunuz. Derken, suların aktığı, kuşların öttüğü, serin gölgeliklerin bulun­duğu güzel bir bahçe ile karşılaşıyorsunuz. Tabii ki orada serinlemek, dinlenmek istersiniz. İstirahat ettikten sonra menzil-i maksudunuza, yani gideceğiniz yere ulaşabilmek ümidiyle rahatça yol alırsınız. Evet, böyle yaparsınız değil mi? İşte mübarek gün ve geceler, yorgunluk veren meşakkatli işlerimiz arasında dinlenmek, soluklanmak, yolun devamına hazırlanmak, hayatımızı gözden geçirmek ve nefis muhasebesi (yapıp ettiklerimizi gözden geçirmek) için bir durak, bir istasyon ve bir uğrak yeri gibidir. Hayatımızın hesabını yaparken, iyiliklerimizi, yararlı ve güzel davranışlarımızı nasıl artırırız? Hata ve noksanlarımızı nasıl giderebiliriz? Zamanın bu altın dilimlerinde varlığı kalb kulağıyla dinleyebilenler, gönlünün derinliklerinde ötelere açılmanın hazzını duyar ve kendilerini diğer zamanlara göre daha hisli ve ruhanî bulurlar.
0
0
1