Allah Korkusunun Toplum Hayatındaki Yeri ve Önemi-Vehbi AKŞİT

Güncelleme tarihi: 7 Şub

Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:



“Ey İman Edenler! Allah ’tan korkun ve herkes, yarın için göndermiş olduğuna baksın. Hem Allah ’tan korkun; çünkü bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” [1]


Allah ’tan gerçek manada ve hakkıyla korkmak, insanı dünya ve ahiret saadetine kavuşturur. Allah korkusu her türlü iyiliğin, faziletin, hikmet ve adaletin başıdır, kaynağıdır.


Unutmamak gerekir ki, Allah korkusu iman ve ilim derecesidir. Bu bakımdan Allah ’tan en çok korkanlar imanı son derece kuvvetli olanlar ve alimlerdir. Bunun dışında kalanlar ise imanları ve ilimlerinin derecesi ölçüsünde Allah ’tan korkarlar.


Allah ’tan korkun. O’na ibadet ve itaat edin. Herkes yarın için, kıyâmet günü için yaptığı amellerine baksın. İyi biliniz ki, Allah , herkesin yaptığı hayır ve şer ne varsa hepsini biliyor.


Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet, bu konu ile ilgili ifadelerle dolu… Bu korkunun esası: Allah ü Teala’nın herşeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve bir gün bunların hesabını soracağı esasına dayanır. Yapılan hiçbir iyilik veya kötülüğün zayi olmayacağı, hiçbir mücrimin hesap ve cezadan kurtulma şansının bulunmayışı, Allah ’ın azabının çetin ve önüne geçilmez oluşu, bu korkuyu meydana getirir.


Gerçekten ahlakı yükselten, insanı faziletin zirvesine ulaştıran Allah korkusudur. Allah korkusu diğer korkulardan hiçbirine benzemez.


Din Psikolojisi’nde korku iki kısma ayrılır:


Birinci kısmı insanı korktuğu varlıktan uzaklaştırır.

Mesela: Issız bir ormanda yalnız başına kalan bir insan, yırtıcı ve vahşi hayvanlardan korkmaya başlar. Bunun için de ormandan bir an evvel uzaklaşmak, kaçıp kurtulmak ister. Kurtuluşu korktuklarından kaçmakla bulur. Öyle kabul eder.


İkincisi ise, insanı korktuğu şeye yaklaştıran korkudur:

Mesela: Bir çocuk hata yapar, hata nedeniyle de anasından, babasından korkar. Babasının hiddet tokadını yemiş olsa bile, yine kendisini babasının şefkat ve merhametle dolu olan kucağına atar. Selameti orada bulur. Yani kurtuluşu korktuğu babasından kaçıp uzaklaşmakta değil, babasına yaklaşmakta, onun merhamet kucağına sığınmakta bulur.


Bunun gibi Allah ’tan gerçek anlamda korkan insan da Allah ’tan korkmakla O’nun merhametine sığınacak ve emirlerine teslim olacaktır.


Allah korkusunu, korktuğuna yaklaşma anlamında alacağız. Bir insan için en büyük saadet, Rabbinin hiddet tokadını yiyince, O’nun şefkat ve merhametine sığınmada ve emirlerine teslimiyettedir.


Aslında Allah korkusu; Allah ’a karşı hürmet ve ta’zim manasınadır. Bir kimsenin düşmanından hissettiği korku manasına değildir. Allah korkusu, Allah ’ın emirlerine itaat, nehiylerinden çekinmek şeklinde tecelli ederse makbüldür. Allah korkusunun da, Allah sevgisinin de bir başka yoldan izahı yoktur. [2]


Allah korkusu ile Allah ’a ve Rasülüne itaat birbiri ile aynı ölçüde artar ve eksilir. Korku ne derece ise itaat da o derece olur. Allah ’tan korktuğunu veya Allah ’ı sevdiğini iddia eden fakat O’na isyan halinde bulunan, isyanda devam eden kimsenin iddiasına itibar edilmez.


Kur’an-ı Kerim’de Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı nasihat anlatılır. Hazret-i Lokman, Allah korkusunu anlatırken der ki:


“Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah , en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” [3]

Bilmek ve tanımak sevgiye, sevgi ise hakiki bir imana bağlıdır.

Hakiki iman sahibi ise, Rabbinin sevgisini kaybetmekten korkar.

İşte Allah (c.c.)’ın korkusunu bu seviyeye vardırmak lâzımdır.

Zira bunun özünde Allah ’a aşık olmak vardır. Allah ’a aşk ve muhabbetle, gönülden gönüle gelen sevgiyle ve istekle yapılan ibadet ise, O’nun gazabından ve azabından korkuyla yapılan ibadetten daha kıymetlidir. [4]


Allah korkusunu gönlünde taşıdığını ifade eden bir mü’min, Allah ’ın huzurunda haftadan haftaya, aydan aya da bayramdan bayrama alnını secdeye koyuyorsa, kendini yalanlamış olur.


Allah ’ı hatırlamanın ve O’ndan korkmanın en büyük alameti namaz kılmaktır. Beş vakit namaz mü’mine kesinlikle farzdır. Hac ve zekat zenginlik olursa farzdır ama namaz, hiçbir şart aranmaksızın müslüman, akıl-bâliğ erkek ve kadına kılınması farz olan en büyük ibadettir.


Günde beş defa yüce Mevlamızın huzurunda durup hesaba çekildiğimizi düşünmek, insanı ne denli büyük kazançlara ulaştırır. Allah ’tan korkusu onu eritir, “yarın nasıl hesap vereceğim” diye düşündürür. Harama el uzatmak, haktan ayrılmaz, herkese yardım eder.


ALLAH ’TAN HAKKIYLA KORKAN


Yüce Rabbbimiz bir ayet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:


“Allah ’ın kulları içinde O’ndan hakkıyla korkanlar, alimlerdir.” [5]


Alimler, Allah ’ı bilen ve O’na tazimde bulunarak saygı besleyenlerdir.

Bir hadiste: “Rütbelerin en yükseği ilim mertebesidir” denilir.

Ayette bahsi geçen ilim, imanla birleşen ilimdir.

Çünkü iman ahiret hayatını da garanti altına alır; imansız ilim ise insanlara sadece geçici dünya faydaları sağlar. [6]


Böyle bir iman ve korku, insanı bütün fenalıklardan uzaklaştırıp, üstün meziyetlere sahip kılar. Allah korkusu, insanı olgunlaştırır, kemale erdirir. Nefsin esaretinden, şeytanın tuzağından kurtarır.


GERÇEK KORKU


Allah ’tan hakkıyla ve gerçek manada korkmamız istenmekte ve hatta emredilmektedir. Şöyleki Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede:


“Ey iman edenler! Allah ’tan nasıl korkmak gerekiyorsa (lâzımsa) öylece korkunuz ve ancak müslümanlar olarak can veriniz. ” [7]


Müfessirlere göre “Allah ’tan, O’na yaraşır şekilde korkma”nın anlamı, müslümanın, bütün varlığı ile Allah ’ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından kaçınmaya çalışmasıdır.

Nitekim Abdullah b. Mesud (r.a.) ayetin bu kısmını şöyle açıklamıştır:


“O’na asi olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp şükretmek ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmak.” [8]


Allah ’tan hakkıyla korkmak Bakara Suresinin ( ) 2. ayetinde açıklandığı gibi, “takva mertebelerinin en mükemmelidir” ki, iki mana ile düşünülür:


1. Birisi her yönden Allah ’a itaat edip, hiç isyan etmemek, daima zikir (Allah ’ı anma) üzere bulunup, hiç unutmamak ve her halde şükredip hiçbir nankörlüğe düşmemektir ki, ilâhi şan ve büyüklüğe lâyık olmak manasına “Hak takva” demektir.


2. İkincisi, Allah yolunda hakkıyla, gücünün yettiği kadar gayret etmek ve bu konuda hiç kimsenin kınamasından korkmamak, hatta anası, babası veya kendi aleyhinde bile olsa Allah için adalet ve doğruluktan ayrılmamaktır ki, bu hak vücub (lüzumlu, gerekli) ve sabit olmak manasınadır. [9]


Merhum Mehmet Akif ERSOY da, fazilet hissinin kaynağını bakın ne güzel ifade etmiş:


“Ne irfandır veren ahlâka, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”


Hazret-i Ömer (r.a.), bir gece tebdil-i kıyafet ederek şehri dolaşmaya çıkar. Şehrin dışında çadırımsı bir evde garip sesler duyar. Eve yaklaşır ve görür ki; bir adam evdeki kadına zorla tecavüz etmek ister. Namuslu kadın ise, şiddetle karşı koymaya çalışarak bağırmaktadır. Adam:


– Aman kadın sus! Bu sesi sonra Hz. Ömer duyar, beni cezalandırır.” Der. Bunun üzerine kadın:

– Behey zalim! Ömer seni cezalandırır da, Hz. Ömer’i, seni ve beni hatta bütün kâinatı yaratan, yoktan var eden Allah cezalandırmaz mı? Hz. Ömer bir insan olduğu halde korkarsın da neden Allah ’tan korkmazsın?” diye çıkışır.


Bu haklı sözler karşısında mütecaviz adam derhal kendisine gelir, nefsine uymaktan vazgeçer, ağlamaya başlar. Tevbe-istiğfar eder. Kadından da af ve özür diler. Nedamet hisleri ile çıkar gider!….


HAŞYET VE SAYGIYLA KORKMAK


“Gerçekten Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar.” [10]


Ayette geçen “haşyet” ve “saygıyla korkmak” bir ruh halidir ki kitaplardan değil yaşayarak öğrenilir. Genelde “saygıyla korkanlar” manası verile “müşfikûn” teriminde bile denge bariz biçimde görünüyor. Birbirlerine zıt gibi gelen “saygı” ile “korku” aslında ferdin Allah karşısındaki ruh halini dengeleyen eşit iki ağırlık. Hemen sonraki ayetlerde bu denge kendini daha açık bir biçimde belli ediyor:


“Ve onlar Rablerine döneceklerinden dolayı verdiklerini kalpleri ürpererek verirler.” [11]


Evet, vereceksiniz; ama vermiş olmanın sevinci, şımarıklığı ve gururu yerine dönüp bir de ürperti duyacaksınız; hem de ta yüreğimizde… Vermiş olmanın getirdiği “umudunuza”, verdiğinizin kabülünden, amelinizin salih olup olmadığından emin olamamaktan gelen bir “korku” ile dengeleyeceksiniz. Eğer bu şekilde yapabilirsek, bir hayrı, hayırlı bir usül, hayırlı bir niyet ve hayırlı bir gaye için yapan “hayırlılar” dan olmanın muştusu da Kur’an’dan:


“İşte, onlar hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedir.” [12]


Allah ’tan hakkıyla korkmak, ferdin ahlâkını yükseltir. Aileye huzur verdiği gibi, cemiyetin de huzur ve refahını temin eder. Çünkü insan daimi olarak yaratanın (Allah ’ın) murakabesi altında olduğuna inanır. Başkalarının haklarına tecavüz etmez, harama yaklaşmaz. Allah ’ın emirlerinden Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinden dışarı çıkmaz. Hak ve hakikatten ayrılmaz. Çünkü Allah ’ın gerçek dostları böyle yaparlardı…


Bir misâl:

Hz. Ömer (r.a.), Muaz b. Cebel’i tahsilata göndermişti. Dönüşte evine hediyesiz geldiği için, hanımı sordu:

– Hani tahsil ettiğin şeylerden bir miktar olsun bize getirmedi mi? Hz. Muaz hanımına şöyle cevap verir:

– Bir şey alamadım, zaten alamazdım da. Çünkü yanımda bir murakıb vardı.

Kadın buna fena halde kızdı ve içerledi:

– Yâ! Öyle mi? Sana Peygamber (s.a.v.) güvenirdi. Hz. Ebubekir de güvenirdi. Demek Hz. Ömer güvenmedi de yanına murakıb görevlendirdi.” Dedi.


Ve Muaz’ın hanımı, Muaz bin Cebel’in evde olmadığı bir zaman Hz. Ömer’in evine koştu. Hz. Ömer (r.a.)’i evde bulamayınca durumu hanımına anlattı. Kocasına Hz. Ömer’in güvenmediğini, yanına bir murakıb görevlendirdiğini, bunun için de üzüntü ve teessürlerini bildirdi. Hz. Ömer (r.a.) eve dönünce hanımı olup bitenleri, Hz. Muaz’ın hanımının dediklerini bir bir anlattı. Hz. Ömer (r.a.) düşündü, kendisinin murakıb görevlendirmediğini ve Muaz’ın da yalan söylemeyeceğini bildiği için hayretler içinde kaldı. Hz. Muaz’ı huzuruna çağırttı ve kendisine sordu:


– Yâ Muaz; bilirim ki, sen yalan söylemezsin. Halbuki ben seninle bir murakıb da göndermemiştim. Nasıl oluyor da böyle söylüyorsun?”


Bunun üzerine Hz. Muaz (r.a.):

– Yâ Emire’l-Mü’minin! Beni murakabe eden; seni senden, beni benden daha iyi bilen Allah ’tır (c.c.) dedi.

Hz. Ömer (r.a.) bu cevaptan çok memnun kaldı ve çok hoşlandı.


ALLAH ’TAN TAŞLAR BİLE KORKAR


“Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi veya daha katı oldu. Zira öyle taşlar vardır ki, içinden nehirler fışkırır. Öylesi de vardır ki yarılıp içinden su çıkar. Bazı taşlar da Allah korkusundan aşağı yuvarlanırlar. Allah Teala yaptığınız işlerden gafil değildir.” [13]


“Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktır.” [14]


ALLAH ’TAN KORKANDAN HER ŞEY KORKAR


Allah (c.c.) kullarına hayat vermiş, akıl, zekâ, servet ve devlet vermiş. Birçok lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kula düşen, ona yakışan görev de Allah ’ın emirlerini yerine getirmek suretiyle, verdiği nimetlerin şükrünü eda etmek, Allah ’tan korkup emirlerine sımsıkı sarılmak olmalıdır.


Allah korkusu, güzel ve kuvvetli imandan doğar, meydana gelir. Bir insan Allah ’ın varlığını, bildiğini, azamet ve kudretini, emir ve yasaklarına rivayetin lüzum ve önemini bilirse, ona göre amel eder. Allah ’ın emrinden dışarı çıkmaz. Hiç kimseye fenalıkta bulunmaz. Bunun menfaati ve karşılığı olarak da kendisi bütün korktuklarından emin, umduklarına nail olur.


Allah korkusundan mahrum olan bir şahıs ise dünyada fırsat buldukça her türlü kötülükleri işler. Kendisini ebedi felâkete maruz bırakır. İnsanların başına bir belâ kesilmiş olur. Allah ’tan korkmadığı için her şeyden korkar.


Allah ’tan korkan, ahiret gününe ve hesaba çekileceğine inanan kimse, hiçbir kötülük yapmaya cüret ve cesaret edemez. Başkalarının malına, canına, ırz ve namusuna tecavüzde bulunamaz. Allah ’ın emrine, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine muhalefette bulunamaz.


Allah korkusu kulun elinde bir kurtuluş vesikasıdır. Korku bulunan kalbe küfür, nifak ve şirk giremez. Allah korkusu imanlı bir kalbin ziyneti ve sağlam cihazdır. Ahirette Cennnetle müjdelenmek isteyenler, dünyada iken Allah ’ın korkusuyla marifet meyvesini yiyenlerdir. Bütün hikmetlerin başı Allah korkusuna bağlıdır. Fertlerin kalbinde Allah korkusu bulunan milletlerin asayişi, nizam ve intizam bozulmaz. Aralarında cinayetler, tefrikalar, fitne ve fesatlar, düşmanlık buğuzları, haksızlıklar su-i isti’maller…. olamaz. Mal, can, ırz ve namus hususunda herkes birbirinden emin olur.


Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:


“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarına korkutur. Şu halde eğer gerçekten mü’min iseniz, onlardan değil, benden korkunuz.” [15]


İnsan yalnız Allah ’tan korkmalı, Allah ’tan korkanlardan her şeyin korkacağına inanmalıdır.


İNSANLARIN KORKULARI


Allah ’ın korkusundan yanında, bazen insanların da kendi aralarında çeşitli korkuları vardır: Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:


1. Gece: Bazı insanlar gecenin getirdiği sessizlikten, karanlıktan korkar. Gündüz olunca bu korku sona erer.

2. Bıçak, tabanca, vs. Bıçak, tabanca vs. gibi öldürücü özelliğe sahip olan bu aletlerden korkmayan insan çok azdır. Bıçak ekmek kesmek için kullanılırken, adam bıçaklamak için de kullanılır. Bundan dolayı bıçak ve tabanca insanların korktuğu şeyler arasındadır.

3. Yalnızlık: Yalnız kalmak da insana korku verir. Özellikle kadınlar evde tek başına kalmaktan korkarlar. Yanlarında küçük bir çocuğu bile olsa yatarken mutlaka bir korku basar. Bu yüzden başka bir kadını veya yetişmiş bir komşu kızını çağırır. Kendini emniyette hisseder ve rahat bir şekilde uyur.

4. Yükseklik: Yükseklik korkusu da bazı insanlarda var olan bir korkudur. Yüksek bir yerden aşağıya bakamaz. Bir an önce o yerden uzaklaşmaya çalışır.

5. Yırtıcı hayvanlardan korkanlar: Yılan, köpek, aslan gibi hayvanlardan korkanlar olduğu gibi fareden korkan insanları toplumda görmek mümkündür.

6. Ölümden korkanlar: Ölüme hazırlıklı olmayanlar, ölüm kelimesinin soğukluğunu en yakından hissederler. Ölümden korkanlar olduğu gibi, ölüden korkanlar da vardır.


Şahıslar da birbirinden korkarlar:


1. Kadın kocasından veya koca hanımından korkar: Erkek aile üzerinde hakim, yönetici konuma sahiptir. Bu yüzden bu korkuyu her zaman görmek mümkündür.

2. Öğrenci öğretmeninden: Öğretmen ders anlatırken, öğrenci can kulağıyla dinler. Derslerinde başarılı olmak için çok çalışır. Öğretmenin azarından, paylamasından korkar.

3. Memur amirinden: Amir emretme yetkisine sahiptir. Memur da emredilen kimsedir. Amir memuruna sicil notu verir. Yükselmek isteyen memur, amirine itaat eder. Bir soruşturma geçirmemek için amirinden korkar.

4. İşçi patronundan: İş bulmanın zor olduğu günümüzde, iş bulanlar işten çıkmamak için patronlarından korkarlar.


Verilen işleri zamanında yapmaya çalışırlar.

Peki Allah korkusu, insanların birbirinden korktuğu gibi midir?

Hayır.

Allah korkusu bunlardan çok farklıdır.

İnsanların korkuları sadece bu kadar değildir.

Buraya değişik maddeler de ilave edilebilir.


ALLAH KORKUSUNUN İNSAN HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ


Cemiyet hayatının düzenli olmasında en önemli faktör Allah korkusudur. Allah korkusu, Yüce Rabbimizin emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak, O’na isyandan uzaklaşmaktır. Kalplere yerleşen bu korku kötülüklere engel olur. Zira Allah ’tan korkan bir mü’min, her an Rabbini kendisiyle beraber hisseder. O’nun denetim ve gözetiminde olduğunu aklından çıkarmaz. İnsanlar, bir gün yaptıklarının hesabını vereceğinin idraki içinde olmalıdır. Böyle düşünen bir mü’min kötülük yapamaz. Hırsızlık yapamaz. Kan davası güdemez. Haksızlık ve yolsuzlukta bulunamaz. Kısacası dinimizin yasakladığı hiçbir şeyi yapamaz.


Allah korkusu Cenab-ı Hakk’ın emridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:


“Ey iman edenler! Allah ’tan korkun (emirlerine bağlanın, yasaklarından sakının) ve doğru söyleyin ki, (Allah ) işlerinizi düzeltip size muvaffakiyet versin. Günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ’a ve Rasülüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” [16]


Bu ayet-i kerimede gördüğümüz gibi dünyevî işlerin düzenli olması, uhrevî saadetin elde edilmesi, Allah korkusuna bağlıdır. Allah korkusu diğer korkulardan farklıdır. Genellikle insanoğlu zararlı şeylerden korkar. Ama Allah ’tan O’nu sevdiği, O’na gerçek kul olmayı istediği ve kemale ermeyi arzuladığı için korkar. Kalbinde Allah korkusu olan mü’mini Allah ’a yaklaştır. Cennete kavuşturur. Cehennemden uzaklaştırır. Kalbinde Allah korkusu, fikrinde Peygamber muhabbeti bulunmayan bir kimse de dünya ve ahiret saadetini tadamaz. Refah ve mutluluğa erişemez. Her insanın başına bir zabıta dikmek imkânsız olduğuna göre bütün kötülükleri önleyecek, yolsuzluklara DUR diyecek, ahlâksızlıklara son verecek yegane güç kalplerdeki Allah korkusudur.


Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği sırasında, satacakları süte su karıştırılmasını emreden anneye kızının:

– Anne, süte su karıştırmayı Halife Ömer yasaklamadı mı?

– Kızım gecenin bu saatinde Halife Ömer nereden görecek? Diyen anneye:

– Anne!Anne! Halife Ömer görmese bile, her şeyi gören ve bilen Cenab-ı Hakk’ın görmemesi mümkün mü? Diye haykıran kızın bu hali Allah korkusundan başka ne ile izah edilebilir?


GÜNAHA GİRMENİN ALTI ŞARTI


Günahlarından kurtulmak için çareler arayan ve kötülüklerden kendini alamayan bir mü’min, İbrahim Edhem’e başvurmuş. Adam:

– Efendi Hazretleri, ben günahlarından dolayı elem ve keder çeken biriyim. Ne olur bana biraz nasihat et de, bir türlü terk edemediğim şu günahlarımdan vazgeçeyim, gönül huzuru içinde sürdüreyim hayatımı!

Büyük veli bakmış adamın yüzüne, samimiyet derecesine. Sonra şöyle demiş:

– Sana altı tane nasihat vereceğim, eğer bunları tutarsan vicdan azabı veren günahlarını kolayca terk edersin.

Adam heyecanlanmış:

– Altı tanecik nasihatte ne var ki, sen buyur, hemen tutarım.

İbrahim Ethem de başlamış anlatmaya:

– Sen demiş, günah işleyeceğin zaman iyi düşün, kendisine karşı isyan edeceğin zatın mülkünde oturma, çık git. O’nun dışında işle günahını!

Adam şaşırmış, gülümsemiş:

– Bu mümkün mü? O’nun mülkü olmayan yer var mı ki? Sen ötekini söyle.

– Günaha cüret edeceğin zaman iyi düşün. İsyan edeceğin zatın sana verdiği rızkı da yememeye söz ver, ondan sonra isyan et!

– Bu da mümkün değil. Ben O’nun verdiği rızkı yemeden nasıl yaşarım? Başka rızık veren yok ki, onunla yaşayayım. Sen ötekini buyur.

– Günah işleme fikri gelince Allah ’ın görmeyeceği yere git. Allah ’ın hükmünün geçmeyeceği bir yerde işle. Ta ki hesap verirken, ben günahı başkasının mülkünde, senin hükmünün geçmediği bir yerde işledim, diyebilesin.

– Bu nasıl mümkün olur? Allah ’ın görmeyeceği yer yok ki oraya gideyim.

– Peki demiş İbrahim Edhem, mülkünde oturduğun, verdiği rızkı yediğin zata, hem de O’nun murakabesi altında isyan etmek revâ mı?

Adam düşünmeye başlamış:

– Değil, değil! Demiş. Sen ötekileri buyur.

İbrahim Edhem de devam etmiş:

– Azrail gelince karşı koy ve de ki: “Benim kılınacak kaza namazlarım, ödenecek kul borçlarım var. Mühlet ver de onları kılayım, o borçları ödeyeyim, ondan sonra gel!?”

– Bu da mümkün değil. Ecel gelince durdurmak olur mu? Azrail’in şimdiye kadar kim durdurabilmiş ki ben durdurayım? Ölümün ileri veya geri alınmayacağını bilmiyor musun ya İbrahim? Sen ötekileri buyur.

– Kabre girince gelen sual meleklerine de ki: “Ben sizi tanımıyorum, suallerinize de cevap vermiyorum, çekilin gidin buradan!”

– Buna kimin gücü yeter? Böyle diyecek bir babayiğit henüz anasından doğmamış. Sen ötekini buyur.

– Mahşer yerine varınca sevab ve günahlarının tartıldığı sırada, terazinin günah tarafına bak, günahın fazlasını al götür, kimsenin görmeyeceği bir yere sakla. Böylece günahından kurtul.

– Bu mümkün mü? Melekler var, koskoca mahşer halkı orada. Tek günahımı bile bağışlamazlar bana. Hepsi de terazinin gözünde tartılır, benden hesabını sorarlar.

– Öyle ise, demiş İbrahim Edhem. Azrail’i durduramıyorsun, sual meleklerine karşı koyamıyorsun, hesabını vereceğin günahlarının tekini dahi saklayamıyorsun, günaha nasıl cesaret ediyor, nasıl işliyorsun, reva mı bu?

Adam ellerini kaldırmış:

– Teslim! Ya İbrahim, teslim, demiş. Bundan sonra günah işleyeceğim zaman bunları tek tek hatırlayacağım, sonra da nefsime diyeceğim ki:

– Ey nefis! Mülkünden dışarı çıkacaksan, verdiğin rızkı yemeden yaşayacaksan, görmediği yeri bulacaksan, Azrail’e dur diyeceksen, sual meleklerini kovabileceksen, günahlarından fazla gelen kısmı saklayabileceksen ben de seninleyim, işleyelim günahı. Bunları yapmaya muktedir değilsen ey nefis, hiç boşuna uğraşma, sana günah falan işletmem, otur oturduğun yerde?

Ne dersiniz bu nefis kavgasına?

İbrahim Edhem hazretlerinden nakledilen bu hikâye Allah korkusunu kalbe yerleştirebilmek için yeterli malzemeyi ihtiva etmektedir. İnsaf sahibi kimselere bu nasihatler tek bir yol gösterir: O da tevbe etmek ve Allah korkusu üzere olmak. [17]


YEDİ SINIF ZÜMRE


Ebu Hureyre (r.a.), Peygamberimiz’in (s.a.v.) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

“Yedi (sınıf) kimseyi Allah ü Teâla kendi gölgesinden başka gölge olmayan (kıyamet) gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlardan birincisi adil imam: ikincisi Rabbine (itaat ve) ibadetten zevk alan, neşe duyan genç; üçüncüsü gönlü mescitlere bağlı olan kimse; dördüncüsü Allah yolunda sevişen (birbirine muhabbet eden) sevişip buluşmaları da, ayrılmaları da buna bağlı olan iki kimsenin her biri; beşincisi zengin ve güzel bir kadın kendisini birleşmeye davet ettiği halde, eline böyle bir fırsat geçtiği halde “Ben Allah ’tan korkarım” diyerek haram işlemeyen erkek; altıncısı infak ettiğinden solundaki haberdar olmayacak kadar gizli sadaka veren adam (yani sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen…); yedincisi de tenhada (lisanen veya kalben) Allah ’ı zikredip (yaş ile dolup) taşan kişi.” [18]


Bu yedi sınıf zümreyi kısaca tanıyalım:


1. Adil yönetici: Hadis-i şerifte “İmamül adil” şeklinde geçen ibarede “imam” en yüksek devlet adamından başlayıp yetki ve idaresi altında üç beş kişi de olsa her türlü mevki ve makam sahibini içine alır. “Adilün” kelimesi ise bizim bildiğimiz hukuki manada suçluyu suçsuzu ayırt etmekten daha geniş ıstılahı tabiriyle her konuda hakkın tatbiki, Allah ’ın emirlerine uyulması demektir.

2. Rabbine (itaat ve ) ibadet için (yaptığı ibadetten zevk alan, neşe duyan) genç: İbadet yaşlısıyla genciyle her mükellefin yapmak zorunda olduğu bir borçtur. Ancak dünyalık işlerini yoluna koymuş emekliye ayrılmış bir ihtiyarın kimi zaman boş vakitlerini değerlendirme türünden bir hobi gibi yaptığı ibadetle, nefsinin, arkadaşlarının ve gayr-i İslâmi çevrenin kendisini etkileyen her türlü cazibesine karşı koyarak Rabbini unutmayan ve ona kulluk eden gencin durumu elbette farklıdır. İşte böyle bir genç Allah ’ın kendisiyle meleklere bile övündüğü ve Arşının gölgesinde barındırmakla mükâfatlandırdığı yüce bir mertebeye erişir.

3. Gönlü mescidlere bağlı olan kimse: Mescidler günümüzdeki sınırlı kullanış şeklinin aksine mü’minlerin hayatının her safhasını kuşatan merkezler olmalıdır. Gerek ibadetin önemli her meselenin halledilmesi için müslümanlar mescidlere yönelmeli ve kalpleriyle ona bağlanmalıdır.

4. Allah yolunda sevişen (birbirine muhabbet eden), sevişip buluşmaları da buna bağlı olan iki kimseden her biri: Kıyâmet günü kendileri peygamber, şehit ve sıddık olmadıkları halde arşı sağında minberler üzerinde kurulmuş yüzleri nur gibi parlayan bazı cennetlikler vardır. Ehl-i cennet bunlar imrenerek kim olduklarını sorunca kendilerine: “Onlar Allah için sevişenler, Allah için birbirlerini sevenler” buyurulur. Aralarında hiç akrabalık, menfaat ilişkisi, korku, göze girme, dalkavukluk vb. hiçbir etken olmadan değişik memleket veya mahallelerden bir araya gelerek sohbet edenler Allah için birbirini sevip muhabbet besleyenler işte böyle bir mertebeye erişir.

5. Zengin ve güzel bir kadın kendisini birleşmeye, zina etmeye davet ettiği halde, eline böyle bir fırsat geçtiği halde “Ben Allah ’tan korkarım” diyerek reddeden kişi: Güzel bir kadın, kendi teklifiyle bir erkeğe gelip şehevi arzularının tatmini için nefsini ona arzedince bir erkek sadece Allah korkusundan bu teklifi reddederse işte bu gerçek manada bir “cihad-ı ekber”yani yapılması çok zor olan en büyük cihattır. Asıl pehlivan güreşte rakibini alt eden değil, bu misalde geçtiği üzere nefsinin arzularına gem vurarak sabreden kişidir.”

6. İnfak ettiğinden solundaki haberdar olmayacak kadar gizli sadaka veren adam (sağ eli ile verdiğini sol eli bilmeyen): Sadakayı gizli vermek hem veren için riya ihtimalini ortadan kaldırır hem de verilenin haysiyet ve onurunu rencide etmez. Aynen gizli tutulan oruç gibi. Bu halde Allah ’ın çok hoşuna gidiyor ki, böyle davrananlara Arşının gölgesinde özel muamele ile ikramda bulunuyor.

7. Tenhada (lisanen veya kalben) Allah ’ı zikrdeip de yaş ile dolup taşan kişi: Tenha gizli yerlerde hiçbir riya şüphesi olmadan Allah ’ı anıp günahların çokluğu ve O’nun azabının dehşetinden korkarak ağlayan kimse, gözünden dökülen her damla yaşla günahlarından da arınmış olur. [19]


Cenab-ı Allah , hadis-i şerifte geçen bu yedi sınıf zümreden birine gidip, Allah ’ın gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı o kıyamet gününde bizi Allah ’ın gölgesi altında gölgelendirsin…


Zengin ve şeref sahibi güzel bir kadının zina teklifini reddeden kimse; “Ben Allah ’tan korkarım” derken, hesap gününü düşünüyor demektir. Nefse çok cazip gelen bu teklifi reddetmek takva ile, ancak Allah korkusu ile mümkün olur.


ALLAH KORKUSUNDAN AĞLAYAN GÖZ


“Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayete göre, Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sağılan süt memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpışırken husule gelen tozla cehennemin dumanı birleşmez.” [20]


NİÇİN GÜLÜYORSUN?


Tabiinin büyük alimi Hasan Basri, bol bol kahkahalar atan bir delikanlı görür ve aralarında şu konuşma geçer:

– Oğlum sıratı geçtin mi?

– Hayır…

– Gideceğin yerin cennet veya cehennem olacağını biliyor musun?

– Hayır…

– O halde bu kahkaha nedir?

Delikanlı’nın bir daha güldüğü görülmedi.[21]

Ashab-ı Kiram’dan Muaz b. Cebel’in (r.a.) şöyle dediği nakledilir:

– Sırat köprüsünü geçinceye kadar mü’minin huzuru olmaz. [22]


AZ GÜLMEK ÇOK AĞLAMAK


Allah Teala Hazretleri:

“Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” [23] buyurmuştur. Peygamberimizden nakledilen bir hadis-i şerifin meali şöyledir:


“Muhakkak ben sizin göremediğinizi görüyor, bilmediklerinizi biliyorum. Gökyüzü meleklerin ağırlığından gıcırdadı. Gıcırdamakta da haklı idi. Çünkü orada bir meleğin secdeye koymadığı dört parmak kadar boş bir yer bile yoktu.


Vallahi eğer benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız az güler çok ağlardınız. Döşek üzerinde kadınlarla bulunmaktan zevk alamaz. Allah ’a feryat ederek yollara, sahralara dökülürdünüz.” [24]


EN ÇOK ALLLAH’TAN KORKAN


Allah Teala insanlar arasında birbirinden üstün olmayı sadece Allah korkusuna ve bu korkunun derecesine bağlamıştır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Hiç şüphe yok ki Allah ’ın yanında en şerefli ve en değerli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” [25]


Bir başka ayet-i kerime:


“İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar insanların en hayırlılarıdır. Onlar Rab’lerinin yanındaki mükafatları alt tarafından ırmaklar akan Adn cennetleridir ki, Onlar ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah ’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat: Rabbinden korkan kimseye aittir.” [26]


Yahya b. Muaz’a soruldu:

– Kıyamet günü insanların en emin olanı kimdir?

– Dünyada Allah korkusu üzere yaşayandır.

Hasan Basri’ye sordular:

– Ne yapalım? Öyle kimselerle sohbet ediyoruz ki, kalbimiz yerinden kopacak şekilde bizi korkutuyorlar.

– VAllah i emniyet gelinceye kadar sizi korkutanla oturmak, korku gelinceye kadar emniyette bulunanlardan daha iyidir.


HER NEREDE OLURSAN OL ALLAH ’TAN KORK


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:


“Her nerede olursan ol, Allah ’tan kork. Kötülüğün peşinden bir iyilik yap ki onu mahvetsin. İnsanlara da güzel ahlâk ile muamele et.” [27]


Hadis-i şerif, Yüce Allah ’tan korkmamızı emrediyor. Hayatımıza yön verecek olan, her nerede olursak olalım bizim her yaptığımızdan haberdar olan, yarın hesap gününde bütün bunları karşımıza çıkaracak olan Allah ’tan korkmamız emrediliyor.


AĞIZLARIN MÜĞÜRLENDİĞİ GÜN


Evet, bir gün ağızlar mühürlenecek. Konuşan diller susacak. Bakınız Allah ü Teala şimdiden haber veriyor:


“İşte o gün ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” [28]

O gün konuşan diller değil, eller olacak. Yani kalem tutan eller, duaya kalkan eller, o gün konuşacak. Yürüyen ayaklar da şahitlik edecek. Çünkü çok konuşan ağızlarımıza o gün mühür vurulacak.


ALLAH ’TAN KORKMANIN FAYDASI


Allah ü Teala, kendisinden korkmamızı emrederken, buna karşılık olarak bir takım vaadlerle bulunarak, mü’min kullarına müjde vermiştir. Bakalım Allah ’tan korkmak ne fayda sağlıyor?