• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/vaazdokumanlari/
  • https://www.twitter.com/@vaazsitesi
Üyelik Girişi
Vaaz Kategorileri
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi11
Bugün Toplam201
Toplam Ziyaret2887623
İslam Ansiklopedisi
Hadislerle İslam
Site Haritası
Takvim
Vaaz Dokumanları

111-Tebbet Suresi

EBU LEHEB ÖLMEDİ
Sinan Konuk Hocamızın anlatımıyla yapılan ''YÜRÜYEN KUR'AN (SAV)'' derslerimizin tüm hızıyla devam ediyor.



Ebû Leheb

Niçin Kur’an Ebu Leheb’le Bu Kadar İlgilenmiştir?

Kuranın indiği zamanda yaşayan hangi insanı aklımıza getirirsek getirelim hiç birinin adını veya künyesini bulamayız. Bazen ayette anlatılan kişi veya kişiler hakkında ihtilafa düşüldüğü bile olur. Pek çok İslam düşmanı olmasına rağmen, neden sadece Ebû Leheb’in adı geçmektedir?

Kur’an-ı Kerimde, Peygamberlerin dışında tek adı geçen sahabi Zeyd b. Harise r.a.dir.

AHZAB 37 - Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah'ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: "Hanımını kendine sıkı tut ve Allah'tan kork" diyordun da nefsinde Allah'ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah'ın emri de yerine getirilmiştir.

 Kur’anın 111. suresi olan Tebbet Suresinin ilk ayetinde, bir de, Ebu Leheb adı geçmektedir. Ebu Leheb lakabıyla anılan kimsenin asıl ve gerçek adı Abdüluzza’dır. Ebu Leheb onun lakabıdır.

Hz. Peygamber s.a.’in karşısında, Ebu Cehil gibi, Velid b. Mugire gibi mücadele ettiği kimselere Kur’anda işaret yok değildir. Ancak Ebu Lehebin Peygamberliğe karşı,yeğeni Peygamber s.a.e karşı mücadelesi, ötekilerin mücadelesine göre katmerli,ağır, şiddetli, manevi tazyikine dayanılması güç bir mücadeledir. Bu sebeple Ebu Leheb Kur’anda zikredilmiştir. Her zaman ve her yerde, kıyamete kadar Ebu Leheb ve karısı gibi İslam düşmanları eksik olmayacağı için, Allah onların güçlerinin ve imkanlarının yok olması için beddua niteliğinde bu ayeti ve bu sureyi indirmiştir.

Gerçek adı Abdüluzza b. Abdulmuttalib’dir.Abdu’l Uzza,“Uzza’nın kulu” manasına gelmektedir. Abdülmuttalib, ona güzelliğinden dolayı parladığı ve öfkelendiğinde yanakları kızardığı için ona Ebû Leheb künyesini takmıştır.[1]Oğlu Utbe’den dolayı Ebû Utbe lakabı da vardı.

Abduluzza, Abdülmuttalib’in, Lübna bint Hacir adlı eşinden dünyaya gelmiştir ve annesinin tek çocuğudur.[2] Doğum tarihi, çocukluğu ve gençliğiyle ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler Hz. Peygamberimizle olan münasebetleri ve İslam’a karşı aldığı tavırlarla alakalıdır.[3]

Şaşı gözlü, yumru yüzlü ve şişman bir adamdı. Ebû Leheb,ticaretle uğraştığından maddî durumu iyi ve Mekke’nin zenginlerinden olan biriydi. Şam bölgesine ticarî seferler yapardı. Topluma yön veren Mele’ gurubunun içindeydi ve itibar sahibiydi.

Harb b.Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi ve esas adı Avra olan Ümmü Cemil ile evlenmiştir. Ebu Leheb’in bu evliliğinden Utbe, Uteybe, Muattib adlı erkek çocukları; Durre, Halide ve Azze adında da kız çocukları olmuştur.  Üç kızı da Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. Dolayısıyla sahabîdirler.[4]

Karısı Benî Ümeyye'ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü'ne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri'ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü'nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri'ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur'ân böyle söylüyordu.

Ebû Leheb inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında "Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez." derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Resûlü'ne karşı kullandı, O'na düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe'deki putları ta'ziz ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başlarında büyüyen, peygamberimiz gibi bütün cihanları ifade edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifade lüzumunu duymadılar.

Oğulları Utbe ve Muattib Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in davetine icabet ederek Müslüman olmuşlar, Huneyn Seferine de katılmışlardır. Hatta bu seferde, Hz Peygamber’in yanında sebatla kalan Müslümanlardan olmuşlardır.[5]Uteybe ise müşrik olarak ölmüştür.

Abdülmuttalib’in oniki oğlundan birisi olan Ebû Leheb’e, Resûlullah efendimizin dünyâya geldiğini, cariyesi Süveybe; “Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu” diyerek müjdeledi. Bu habere sevinen Ebûl Leheb; “O’na süt vermek şartıyla seni âzâd ettim” dedi. Böylece Resûlullah’ın ilk süt annesi Süveybe oldu. Bunun için Ebû Leheb’in azabı her mevlid gecesinde biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlere pek çok sevâb verileceği buradan anlaşılır.

Bi’setin 4. yılında, Hicr sûresinin 94; “(Ey Habîbim!) Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla, hak ile bâtılın arasını ayır. Müşriklerden yüz çevir (onların sözlerine iltifat etme)” meâlindeki âyet-i kerîmesi nazil olunca,

Peygamber efendimiz; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başladı. Herkes dikkatle dinliyordu. “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak, ya sabâhah (düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık. Sabah vakti gelip çattı. Hemen çarpışmaya hazırlanın) diye haykıran bir kimsenin hâline benzer.

 Ey Kureyş topluluğu! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” buyurdu. “Evet inanırız. Çünkü senden şimdiye kadar doğruluktan başka şeye şâhid olmadık. Senin yalan söylediğini hiç görmedik” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini sayarak; “Ben, size geleceği muhakkak olan şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana en yakın akrabalarımı âhıret azabı ile korkutmamı emretti. Sizi, Lâ ilâhe illallahü vahdehû la şerîkeleh (Allah birdir. O’ndan başka ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye davet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve Resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz, Cennet’e gideceksiniz. Siz; “Lâ ilâhe illallah” demedikçe, ben size ne dünyâda bir fayda, ne de âhırette bir nasîb sağlayabilirim” buyurdu.

Dinleyenler arasında bulu’nan Ebû Leheb; “Tebben leke (yazıklar olsun, bizi bunun için mi topladın)” diyerek yerden aldığı taşı sevgili Peygamberimize fırlattı. Çevresindekilere de; “Eğer Muhammed’in dediği doğruysa, ben mal ve evlâdımı feda edip, O’nun dediği azâbdan kurtulurum” dedi.

Diğerlerinden böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Bu durum karşısında Peygamberimizin gönlü incindi. Allahü teâlâ, Resûlünün gönlüne gelen kederi gidermek ve O’nu teselli etmek için;

111-TEBBET

1 - Ebu Leheb'in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya.

2 - Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı.

3 - (O), alevli bir ateşe girecektir.

4 - Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir).

5 - Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır. meâlindeki Tebbet sûresini inzâl buyurdu.

 

 Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak onu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla ve insanları büyülemekle suçladı.

Ebû Leheb hariç, bütün akrabalar Efendimize karşı yumuşak davrandılar. O ise şu sözlerle karşılık verdi:Bu, vallahi bir şerdir, kötülüktür. Başkaları, onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz, onun ellerini tutup bundan alıkoyunuz! Eğer, siz, bugün ona boyun eğecek olursanız zillete, hakarete uğrarsınız. Onu, korumağa kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz.

Ebû Leheb Kureyş’in en zengin ve itibarlı insanlarından biriydi. Şayet İslam yayılırsa Mekkeliler buna tepki gösterir, tüm Araplar Muhammed’e ve O’nu himaye eden Haşimoğullarına savaş açarlardı. Bu durumda Haşimoğullarının hiç şansı yoktu. Öyleyse onun yeri sülalesinin yanı değil, İslam düşmanlarının saflarıydı. O cahiliye geleneklerini dahi hiçe saymış, Kureyş içindeki konumunu kaybetmemek için geleneklerinden ve ailesinden vazgeçmişti.

Hz. Peygamber’le amcası kapı komşusuydu.Rasûlullah’ınMekke’deki evi Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evinin arasında bulunuyordu.

 Peygamberimiz’in (s.a.s.) Kötü Komşusu

Peygamberimiz’in (s.a.s.) evi Ebû Leheb ile Ukbe b. EbiMuayt’ın evi arasındaydı. Eziyet vermek için hayvan işkembesini getirip Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne atarlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu iki komşusunun yaptıklarına üzülür ve şöyle derdi: “Ey Abdi Menaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk?!”

Aynı şekilde bir gün Ebu Leheb getirdiği pisliği Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne dökmek isterken,Hz. Hamza gördü ve pisliği onun elinden alıp başına döktü. O da Hz. Hamza’dan korkusuna bir daha bunu yapamadı.

Ebû Leheb, yaptığı bu kötülükle de kalmaz, kendi evinden ve komşusu Adiyy b. Hamrau’s-Sakafi’ninevinden, Peygamberimize (s.a.s.)  taş atar dururdu. Karısı Ümmü Cemil de ondan geri kalır gibi değildi.Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar geceleyin ayağına batsın ve yaralar açsın diye Peygamberimizin (s.a.s.) geçeceği yollara atardı.

Peygamber efendimizin kızlarından hazret-i Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb’in oğlu Uteybe, hazret-i Rukayye ise öteki oğlu Utbe ile nişanlı olup, henüz evlenmemişlerdi. Tebbet sûresi nazil olunca, kendisinin ve karısı Ümmü Cemil’in Cehennem’e gideceği bildirilen Ebû Leheb, oğulları Utbe ve Uteybe’ye; “O’nun kızlarını alıp, yükünü hafifletmeyiniz. Kızlarını boşayın ki, zahmete düşsün. Size Kureyşten istediğiniz kızı alalım” diye teklif etti. Onlar da; “Peki boşadık” dediler.

 Ebû Leheb’in oğullarından Uteybe daha sonra Peygamber efendimizin huzuruna gelip; “Ey Muhammed! Ben, seni ve dînini tanımıyorum. Kızını da boşadım. Artık ne sen beni sev, ne de ben seni! Ne sen bana gel, ne de ben sana gelirim” diyerek hakaret dolu sözler sarf etti. Peygamberimize saldırıp, yakasına yapıştı ve gömleğini yırttı. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Yâ Rabbî! Buna canavarlarından birini musallat et”diye bedduâda bulundu. Uteybe babasına gidip, olanları anlatınca, Ebû Leheb; “Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum” dedi. Bir müddet sonra Uteybe Şam’a ticâret için gitti. Kafile Zerkâ denilen yerde yatmak üzere konaklamıştı. Bir aslan çevrede dolaşmaya başladı. Bunu gören Uteybe; “Eyvah! Yemîn ederim ki, Muhammed’in (aleyhisselâm) bedduâsı kabul oldu. Bu aslan beni yiyecek! Kendisi Mekke’de olsa da benim kâtilimdir” dedi. Aslan biraz sonra kayboldu. Uteybe’yi yüksekçe bir yere yatırdılar. Gece aslan tekrar geldi. Kâfiledekileri birer birer koklayarak Uteybe’nin yanına vardı. Üzerine sıçrayıp karnını yardı. Fecî bir şekilde parçalayarak öldürdü.

 Uteybe can verirken; “Ben size, Muhammed, insanların en doğru sözlüsüdür dememiş miydim?” diyordu. Bir aslan tarafından oğlunun parçalandığını duyan Ebû Leheb de; “Ben size Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum dememiş miydim?” diyerek ağladı.

Ebu Leheb ve karısı yalan ve olumsuzluklar içeren düşüncelerle toplumu ifsad eden basın yayın gibi çalışmıştır. Doğru olmasa bile söylediği sözler olumsuz manada İslam’a ve Hz. Peygamber karşı şartlanmalara sebep olmuştur. Rebia b. Abbâdü’d-Dilî şöyle bir olay aktarır:

Peygamber’i (s.a.s.) Zülmecaz panayırında görmüştüm. “Ey insanlar! ‘Lâ ilahe illallah” deyiniz de, kurtulunuz!” buyuruyor; kendisi hangi caddeye girse halk da oraya gidiyor, onun başına toplanıyor,birbiri üzerine yığılıyorlardı. Orada, ne kimsenin bir şey söylediğini, ne de onun sustuğunu gördüm. O, hep: “Ey insanlar! “Lâ ilahe illallah deyiniz de, kurtulunuz!” buyurup duruyordu.

Akik (şaşı) gözlü, yumru yüzlü, iki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da, o nereye giderse arkasından gidiyor: “Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp da baba ve atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!”diyordu.

“Kimdir bu zât?” diye sordum.

Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi, peygamber olduğunu söylüyor” dediler.

“Ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, şu akik (şaşı) gözlü adam da kimdir?” diye sordum.

O da, onun amcası Ebû Leheb’dir!” dediler.”

 

Boykot Yılları ve Ebû Leheb

Peygamberimiz davasından dönmeyince müşrikler Müslümanlara ve Haşimoğullarına boykot yapma kararı aldılar. Haşimoğullarında çoğu kişi Müslüman olmamıştı. Ama kabile taassubundan dolayı herkes kabilesinden olan insanı desteklerdi. Arabistan’da eski dönemlerde bir kişiyi korumak kabileye aitti. Kabileden başka güvence yoktu. Bu yüzden Peygamberimize karşı çıktıklarında  peygamberimizi Haşimoğulları koruma altına aldı. Ama Ebu Talib ölünce Peygamberimiz(s.a.v.) himayesiz kalıp ve Taif’e gidecekti. Peygamberimiz(s.a.v.) de Haşimoğullarından olunca, Haşimoğulları Peygamberimizi(s.a.v.) himaye edip koruma kararı aldılar. Boykota onlar da dahildi. Boykotta şunlar vardı:

-Kimse Müslüman ve Haşemoğlularına kız verip almayacak,

-Kimse Haşimoğullarına yardım etmeyecek.

-Kimse onlarla alışveriş yapmayacaktı.

 

Ebu Leheb Haşimoğullarından olmasına rağmen müşriklerin safına geçmişti. Bu da yetmiyormuş gibi Mekke’ye gelen ticaret kervanlarından Müslümanlar yiyecek bir şey almasın diye tüccarlara  “Müslümanlar ve Haşimoğulları bir şey alacağında onlara yüksek fiyat söyleyin ve hiç bir şey alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım” dedi. Böylece Müslümanlar hiçbir şey alamayarak evlerine bomboş dönüyorlardı. Çocukları aç yatıp aç kalkar olmuşlardı. Müslümanlara yardım yapanı da kınıyorlar cezalandırıyorlardı. Öyle ki Müslümanlar ve Haşimoğulları artık açlıklarından “ağaç yaprağı” ve “ot” yiyorlardı. Bu boykot “3 sene” sürdü. Ebu Leheb tüm varlığını tüm gücünü Müslümanlara düşmanlık için harcamaktan çekinmiyordu. Tıpkı günümüz Ebu Lehebleri gibi. Ebu Leheb Peygamberimizin amcasıdır. Allah(cc) bizi uyarıyor. ”İmansızlık yapan, insanları cehenneme atma şebekesi, devleti, vakfı, derneği, eğitim kurumları kuran amcanız bile olsa onunla mücadele edeceksiniz.” Evet günümüz Ebu Lehebleri de insanları cehenneme atma şebekesi kurmuşlar.

Bir gün İbn Gaytala adında bir müşrik, Hz Peygamber’e hakaret ederken, Ebû Leheb çıkageldi. Onu bir güzel azarladı. Bunun üzerine İbn Gaytala Haris b. Kays; “Ey Kureyş topluluğu! Ebû Utbe dininden döndü.” diye bağırmaya başladı.Kureyş müşrikleri işin aslını öğrenmek için Ebû Leheb’e gelince, Ebû Leheb onlara: “Ben Abdülmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat istediğine devam etmesi için yeğenimi tecavüzlerden koruyorum.” dedi.

Müşrikler Ebû Leheb’i, yeğenine gidip ona Abdülmuttalib’in nerede olduğunu sorması konusunda kışkırttılar. Hz Peygamber kendisine bu soruyu soran amcasına, “ Abdülmuttalib de, onun gibi ölenler de cehenneme girmiştir.” deyince, Ebû Leheb bu cevaba öfkelenerek, “Artık ölünceye kadar sana düşmanlık edeceğim! Sen Abdülmuttalib’in cehennemde olduğunu nasıl söylersin!’ diyerek emanı kaldırdı. [10]

Bedir Savaşı - Salih bir rüya 
Henüz müslüman olmamış olan ve Peygamber efendimizin halası olan Atîke, Bedr muhârebesinden kısa bir müddet önce bir rüya gördü ve ondan korktu. Kardeşi Abbâs’ı çağırtarak; “Kardeşim! Vallahi geceleyin gördüğüm rüya beni çok sarstı. Kavmimin başına bir musibet ve belâ gelmesinden korkuyorum. Sana anlatacağım bu rüyayı gizli tut, kimseye söyleme” dedi ve rüyasını anlattı:

“Gördüm ki, deveye binip gelmiş bir adam, Ebtah denilen yerde durduktan sonra yüksek sesle;

“Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz”

diyerek üç kerre bağırdı. Onu gören halk başına toplandılar. Sonra, o adam, Mescid-i Haram’a girdi.

Halk da kendisini tâkib ediyordu. Halk etrafını sarmış olduğu hâlde devesi, Kabe’nin arkasında durunca, o, yine aynı şekilde yüksek sesle;

Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.

Sonra devesi Ebû Kubeys dağının başında durdu. Orada da aynı şekilde yüksek sesle; “Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!” diyerek üç kerre bağırdı. Sonra da bir kaya alıp yuvarladı. Kaya, yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak, dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların girip isabet etmediği bir ev kalmadı” dedi.

Peygamber efendimizin amcası Abbâs; “Vallahi bu çok mühim bir rüyadır. Sen onu gizli tut, hiç kimseye anlatma” dedi. Abbâs da rüyayı arkadaşı Velîd bin Utbe’ye anlattı. Bu rüya kısa zamanda duyulup Kureyş’in toplantılarında konuşulmağa başlandı.

Bu sırada; “Müslümanlar, Şam’a ticâret için giden Kureyş kafilesine saldırdı” şeklinde bir haber Mekke’de duyuldu. Halk acele hazırlandı. Sefere bütün Kureyş erkekleri katıldı. İhtiyar ve hasta olup, sefere çıkamayanlar da yerlerine adam gönderdiler.
Kureyş eşrafından olup da Ebû Leheb’den başka hiç kimse geri kalmadı. O da kız kardeşi Atîke’nin rüyasının te’sirinde kalıp korktuğu için, hastalığını bahane ederek, iflâs etmiş tüccarlardan Âsi bin Hişâm’ı dört bin dirhem alacağına karşılık kiralayarak bedel gönderdi.

Ebû Leheb’in müslüman olmasından korkan Ebû Cehl, yanına vararak; “Kalk Utbe’nin babası! Vallahi biz senin ve atalarının dînine yapılana kızmaktan başka bir maksadla yola çıkıyor değiliz” dedi. Hiç bir cevap vermeyen Ebû Leheb, hastalığını bahane ederek sefere katılmadı. Müşriklerin Bedr’de hezimete uğrayıp, perişan bir vaziyette harb meydanından kaçmaları, Mekke’de büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Hiç beklemedikleri, hattâ hiç akıllarından geçmeyen bir netice ortaya çıkmıştı.

Haberi ilk getirenin sözlerine, Ebû Leheb ve diğer müşrikler inanmadılar. Harp meydanından kaçan Ebû Süfyân, Mekke’ye geldiğinde, onu hemen yanlarına çağırdılar.

Ebû Leheb ona; “Ey kardeşimin oğlu! Anlat bakalım, nasıl oldu?” diye sordu. Ebû Süfyân, orada bir yere oturdu. Bir çok kimse de ayakta dinliyorlardı.

Ebû Süfyân şöyle anlattı: “Hiç sorma, müslümanlarla karşılaşınca, sanki elimiz kolumuz bağlı idi. İstedikleri gibi hareket ettiler. Bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı esir ettiler. Yemin ederim ki, ben, bizimkilerden kimseyi kınayıp, ayıplamıyorum. Çünkü, o sırada yer ile gök arasında kır atlar üzerinde beyazlara bürünmüş kimselerle karşılaştık. Onlara ne bir şey dayanabilir, ne de bir kimse karşı durabilirdi.”

İslâm’ın ilk zamanlarında müslüman olmasına rağmen, müşriklerin şerrinden çekindiği için, müslümanlığını açığa vurmayan Abbâs’ın (r.anh) kölesi Ebû Râfi’ (r.anh) orada idi. Sessizce onları dinlemekte iken, sevincinden her şeyi unuttu ve; “Vallahi onlar meleklerdir” deyiverdi.

Ebû Leheb, ona şiddetli bir tokat vurdu ve kaldırıp yere çarptı. Bir hayli de dövdü. Bunun üzerine orada bulunan hazret-i Abbâs’ın hanımı Ümmü Fadl (r.anhâ) dayanamadı. Çünkü kendisi de önceden müslüman olmuştu.

 Ümmü Fadl, odadaki direklerden birini alıp; “Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?” diyerek, şiddetle Ebû Leheb’e vurdu. Ebû Leheb’in başı yarıldı. Kanlar akarak zelîl, hakîr ve horlanmış bir vaziyette dönüp gitti.

Ebû Leheb bir gün ölüm döşeğinde olan Ebû Uhayha adındaki bir müşriki ziyaret etmişti. Yanına vardığında Ebû Uhayha ağlamaktaydı.Onu ağlarken görünce: “Niçin ağlıyorsun ey Ebû Uhayha? Öleceğin için mi ağlıyorsun? Fakat ondan kurtuluş yoktur.”dedi.

Ebû Uhayha: “Hayır. Benim asıl korkum, artık benden sonra Uzza’ya tapılmayacak olmasıdır” dedi. Ebû Leheb ona cevaben: “Vallahi sen yaşadığınca, ona seninle tapılmadı, senden sonra da ölümün sebebiyle, ona tapılmaktan vazgeçilmez.” dedi.

 Ebû Uhayha, Ebû Leheb’in Uzza putuna tapmaktaki iştiyak ve heyecanından çok memnun oldu. Bunun üzerine: “Şimdi anladım ki, benden sonra birisi bulunacak.”dedi.[6] Bu anekdot puta tapıcılığın EbûLeheb’de karakter haline geldiğini göstermektedir.

Ebû Leheb’in Karakteri

Ebu Leheb’in ihtirasları ve menfaatlerini koruma kaygısı zamanla din düşmanlığına dönüşmüştür. O zayıfları acımasızca ezmiş ve zalimleşmiştir. Ebû Leheb kendisini büyüklük kompleksinden kurtaramamış, cahiliye devri geleneklerine sıkı sıkıya bağlı asabiyet ruhu taşıyan ve menfi sıfatları kendinde toplamış bir kişiliktir. Onun sahip olduğu karakter özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1-      O iradesini hep kötüye ve kötülük yapmaya kullandı. Allah Rasûlü’nün geçeceği yollara sırf O(s.a.s) zahmet çeksin, eziyet görsün diye dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Yani Ebû Leheb kötülükten haz alan bir adamdı.

2-      Ebû Leheb inat bir insandı.Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi.

3-      Kendisinin ayrıcalıklı olduğunu düşünür insanların ve hatta Allah’ın ona bu şekilde davranmasını isterdi. Ebû Talib’in vefatının ardından kız kardeşlerinin baskısıyla Peygamberimizi korumaya niyetlenen EbûLeheb,Rasûlullah’a: “Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?” diye sorduğunda Peygamberimiz: “Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var.” buyurmuştu.

Ebû Leheb: “Benim için bir ayrıcalık yok mu?” dediğinde Efendimiz: “Başka ne istiyorsun?” diye sormuştu. EbûLeheb şöyle karşılık vermişti: “Beni başkaları ile eşit kılan dine yazıklar olsun!”[7]

4-      Başkalarının acılarından zevk alırdı.Ebû Leheb’in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Rasulullah’ın oğlu Kasım’dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Hz. Muhammed’in (s.a) köksüz kaldığını müjdelemişti.

5-      Düşmanlıkta sınır tanımıyordu. Boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke’ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebû Leheb kafiledekilere şöyle derdi: “Bunlardan çok yüksek fiyat talep edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım.”Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiyat istiyorlardı. Ebû Talib mahallesinde mahsur kalanlar ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebû Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiyatı ile bütün mallarını satın alıyordu.

6-      Şeref, onur ve haysiyet yoksunuydu.Hep kendini düşünen bir karaktere sahipti. Başkalarına yardım elini uzatmazdı. Hattâ kendi aile fertleri arasından kendisine gelip yardım isteyen muhtaçlara bile yardım etmezdi.

Ebû Lehebler

İnsanın kendisinde mevcut olan aslî iman gücünün farkında olması önemlidir.Bununla birlikte muhataplarının durumundan bîhaber olmayarak bir güven duygusu kazanması da İslâm’a hizmet açısından önemli bir merhaledir.Dün olduğu gibi bugün de benzeri görülebilecek bu ismi daha yakından tanımak ve onlara karşı hazırlıklı olmak gerekir.Ebû Leheb gerçekte yaşamış biri olmakla beraber o, bir tipolojidir. Bu tip dün olduğu gibi bugün de yarın da görülebilir.Peygamber asrında olduğu gibi her çağda da bulunabilir. Ebû Leheb ismini duyduğumuzda tarihte yaşamış, ölmüş gitmiş ve çürümüş bir tip gelmemeli. Her an etrafımızda olabilecek, yaşaması muhtemel, zararı, şerri, küfrü bize dokunabilecek bir tip gelmeli.

 Merhum Arif Nihat Asya’nın şu dizeleri hep aklımızda olmalı:

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü) diyorlar:

Ebû Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

 

Ölümü

Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Rasûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti. Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşli birisi oğullarına, yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu. Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim.” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.[13]


Yorumlar - Yorum Yaz


Ramazan Dokumanları
Namaz Kitapları
Aydın Gökçe Bey'e Teşekkür
Sitemize Vaaz Ansiklopedisi olarak eklediğim bölüm Aydın Gökçe'nin Almanya'da görevli iken çeşitli kaynaklardan yaptığı vaazları alfabetik sıraya almasıyla oluşmuştur. Kendisine teşekkür ediyorum.
Bu vaazlar ayrıca Dosyalar bölümünde de yer almaktadır. Vehbi Akşit
Vaaz Ansiklopedisi
VAİZLER KÜTÜPHANESİ
Kur'ani Site
Hava Durumu
Anlık
Yarın
24° 30° 22°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.52793.5421
Euro4.05844.0746
Saat
Kur'an-İlmihal