• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/vaazdokumanlari/
  • https://www.twitter.com/@vaazsitesi
Üyelik Girişi
Vaaz Kategorileri
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam230
Toplam Ziyaret3261852
İslam Ansiklopedisi
Hadislerle İslam
Site Haritası
Takvim
Vaaz Dokumanları

Ahmet Emin Seyhan

Ahmet Emin Seyhan
ahmeteminseyhan@gmail.com
Fetö ve Benzeri Zihniyetler, Cesur İlahiyatçılar ve Beklenen Ödüller
01/02/2018

Fetö ve Benzeri Zihniyetler, Cesur İlahiyatçılar ve Beklenen Ödüller

Fetö ve benzeri zihniyetlerin yıllar öncesinden ipliklerini pazara çıkaran, yalan, dolan ve sahtekârlıklarını ortaya döken, temel dinî argümanlarını çürüten, böylece milletini uyaran samimi ve dürüst İlahiyatçıların yaptıkları neden görmezlikten gelinir, ödüllendirilmez, üstelik bir de suçlu ilan edilip cezalandırılmaya çalışılır?

Bu konuda her mü’minin üzerine düşen vazifeyi yapması, konuyu araştırması, düşünmesi, doğru cevaplar bulması, bu tür haksız ithamlardan sakınması ve samimi İlahiyatçıların ödüllendirilmesini talep etmesi beklenir.

Zaman zaman tv’larda konuşan bazı siyasetçi, gazeteci ve akademisyenler, genelleme yaparak tüm İlahiyatçıları suçlamakta, hiçbir araştırma yapmadan, ellerinde somut veriler olmadan konuşmakta ve “bu gizli tehlike konusunda neden erken uyarı vazifesi yapmadıkları konusunda” İlahiyat Fakültelerindeki tüm hocaları suçlamakta ve zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmaya çalışmaktadırlar.

Oysa bu iddiayı seslendirenlerin pek çoğu, paralel yapının güçlü olduğu dönemlerde din düşmanlığı yapmaktan çekinmemiş, o yapının kanatları altına sığınarak parsadan pay kapma, makam elde etme ve konumlarını daha da sağlamlaştırma telaşına kapılmışlardır. Şimdi de utanmadan ahkam kesmekte ve dürüst İlahiyatçıların eskiden beri yaptıkları çalışmalarını, tezlerini, makalelerini, tebliğlerini ve camilerde halka yaptıkları vaazlarını görmezlikten gelip onları ademe (yokluğa, hiçliğe) mahkum etmekte, bir de pervasızca onları suçlu ilan etmektedirler.

Bundan dolayıdır ki, aklı başında mü’minler daha o günlerde söz konusu paralel devlet yapılanmasıyla iş tutan böyle tiplerin şimdilerde bu tür konuşmalarına ve hedef saptırmalarına aldanmamalıdır. Zira bu tür omurgasız ve ilkesiz tipler her dönemde olmuştur ve muhtemelen bundan sonra da olacaktır. İslam dini ne çektiyse bu tür ikiyüzlü, yarım gönüllü, müslüman görünümlü sahte dindarlardan ve Allah’tan başka varlıklara ilahlık yakıştıran adamlardan çekmiştir. Çünkü bu takiyyeciler her dönemde bukalemun misali renk değiştirme konusunda uzmanlaşmış, kendilerini gizleme konusunda sınıf atlamış, hem yöneticileri hem de milleti aldatmışlardır. Dolayısıyla mü’minlerin artık bu palavracı adamların, bir başka ifadeyle konjonktürel müslümanların sözlerine inanmamaları ve “zor zamanlarda gerçeği söyleyen asil ruhlu insanlarla” birlikte hareket etmeleri icap eder.

Örneğin bu satırların yazarı 2006 yılının Şubat ayında tamamladığı doktora tezinin “Fiten Hadislerinin Günümüz Dinî Kültürüne Etkileri” bölümünde “Mehdî bekleme fikrinin doğru olmadığını, her dönemde bu tür rivâyetleri istismar edenlerin çıkabileceğini, beklenen Mehdî’nin geldiğini, adının Hz. Muhammed olduğunu, onun da Kur’ân-ı Kerîm’i getirdiğini savundu. Mehdî’nin geleceğini, kısa sürede dünyayı huzur ve adaletle dolduracağını ve insanlar arasında hakkı, adaleti ve refahı sağlayacağını iddia etmenin bir ütopyadan ibaret olduğunu, Hz. Peygamber’in asla böyle bir şey söylemediğini ve söyleyemeyeceğini” yazdı. (Bkz. Ahmet Emin Seyhan, Hadislerde Kıyâmet Alâmetleri, (Envâru'l-Âşikîn Örneğinde), Tuğra Ofset, Isparta, 2006, s. 460-467, 470).

Aynı şekilde “Hz. İsa’nın gökte yaşadığına ve kıyamete yakın yeryüzüne geri döneceğine dair Kur’ân-ı Kerîm’de kesin bir âyet/ delil bulunmadığını, rivâyetlerden böyle bir sonuç çıkartmanın isabetli olmadığını, zira söz konusu rivâyetlerin isnadlarının problemli, metinlerinin ise çelişkilerle dolu olduğunu” ortaya koydu. Böylece Fetö ve benzeri zihniyetlerin temel tezlerini/ iddialarını tenkit etme cesaretini gösterdi ve mü’minleri uyardı. (Bkz. Seyhan, a.g.e., s. 470-471). Ancak ne acıdır ki bunun bedelini yıllarca ödedi ve hâlen de ödemeye devam ediyor.

Oysa onun amacı, aldığı maaşı helal ettirmek, bu aziz millete, tüm müslümanlara ve aynı mitolojilere inandırılmaya çalışılan “insanlığa” karşı görevini yerine getirmekti. Bu tezi yazarken “çok farklı düşünceleri” savunduğunu, bu nedenle de başına türlü türlü belaların gelebileceğini tabi ki o da biliyordu ve buna karşı da “manen” hazırlıklı idi. Çünkü o, “hasbî” bir insandı, “hesabî” davranamazdı ve ulaştığı hakikatleri gizleyemezdi. Ahiret günü ağzına ateşten bir gem vurulmasını asla istemezdi. Dolayısıyla mert ve asil bir insan olarak Yüce Rabbine sığındı, sadece O’ndan korktu; O’na güvendi; gelebilecek her türlü tehlikeyi göze aldı ve bu gerçekleri yazmaktan çekinmedi. Doktora tezini 2006 yılının Şubat ayında savundu ve aynı yıl Mart ayında kendi imkânlarıyla bu kitabı (6000 adet) bastırıp tüm ülkede dağıtımının yapılmasını sağladı. Zor günler yaşadı ama yılmadı, Rabbinin yardımını daima yanında hissetti; çünkü o sadece Yüce Allah’a teslim olmuş ve O’na güvenmişti.

Tekrar ifade edilecek olursa bu satırların yazarı “Hadislerde Kıyamet Alâmetleri” adını verdiği doktora tezinde “söz konusu terör örgütünün ve benzeri zihniyetlerin” temel dayanak noktalarından en önemlisini teşkil eden “İsâ’nın nüzûlü ve Mehdî’nin gelişi” gibi iki önemli konuyu haber veren hadislerin tamamının “zayıf veya uydurma” olduğunu kayda geçirdi; böyle bir düşüncenin yanlışlığını eleştirdi. 1400 yıldır İslam âlimlerinin kahir ekseriyetinin savunduğu baskın ve yaygın kanaatten yana değil, tam tersine azınlıkta kalan görüşten yana oldu; ama ne acıdır ki onu dinleyen pek çıkmadı. Lakin uyarılarında ne kadar haklı olduğunu “15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan acı olaylar” gösterdi. Aziz milletimiz bu rivâyetlerde anlatılan masallara/ mitolojilere inanan/ inandırılan, karıncayı bile ezmekten korktuklarını düşündükleri “muhabbet fedailerinin (!!!)” nasıl alçakça cinayetler işleyebileceğini, kendi vatandaşlarının üzerine bombalar yağdırabileceğini gözleriyle gördü; bu vahşeti dehşetle ve hayretle izledi.

 Elbette bu satırların yazarı çoğunluğu karşısına almanın ve azınlıkta kalan bir görüşü/ düşünceyi savunmanın maliyetinin/ bedelinin ne olabileceğini çok iyi biliyordu; ama bunun hesabını yapmadı; ürkek, pasif, pısırık, korkak ve çekingen davranmadı. Nitekim böyle bir içtihadı savunmanın bedelini “Fetö ve benzeri yapılar tarafından” yıllarca üniversiteye öğretim üyesi yapılmayarak, pasif görevlerde tutularak, soruşturmalara maruz bırakılarak, idari cezalar verilerek ve hep dışlanarak ödedi. Nihayet 2012 yılında kimsenin gelmediği, gelince de bir yolunu bulup kaçmak istediği “soğuğu meşhur Kars’a” geldi ve ancak bu şekilde öğretim üyesi olmayı başarabildi.   

Diğer taraftan Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş 2006 yılında yazılan bu doktora tezini iki köşe yazısıyla savunarak “aziz milletini uyarı vazifesini yapan İlahiyatçılardan bir diğeri olma şerefine” nail oldu. Nitekim kendileri, 28 ve 29 Kasım 2007 tarihlerinde Vatan Gazetesi’ndeki köşesinde kaleme aldığı iki ayrı yazıda “bu tezin kıyamet alâmetleri konusunda yapılmış ilk doktora tezi olduğunu, işin gerçeğini öğrenmek isteyenlerin bu bilimsel kitaba müracaat etmeleri gerektiğini ve uydurma rivâyetleri terk etmelerinin uygun olacağını” söyledi. Maalesef doktora tezinde savunulan bu düşüncelere Prof. Dr. Süleyman Ateş ve benzeri birkaç İlahiyat hocasından başka yeteri kadar destek çıkan olmadı.

Dolayısıyla bu doktora tezinde savunulan fikir ve görüşlere itibar edilmediği için adı geçen terör örgütünün lideri kendini “beklenen sâlih zat, seçilmiş kutsal insan, Mehdî” olarak göstermeye, Allah ve Peygamber ile haftalık görüşmeler yaptığı iddiasını dillendirmeye/ seslendirmeye ve “gökte yaşayan Hz. İsâ’nın manevî şahsiyetinin kendi bedenine hulûl ettiği” yalanıyla taraftarlarını kandırmaya devam etti. Bu yalanlara onları inandırmayı başardı; çünkü tefsir ve hadis kaynakları başta olmak üzere DİB’in de yayınladığı eserlerde “Mehdî’nin geleceği, Hz. İsâ’nın da gökten ineceği ve yeryüzünü barış ve adaletle dolduracağı” anlatılmaktaydı.

Aynı şekilde İslam âlimlerinin çoğunluğu da asırlardır bu rivâyetlere inanmakta, halka bunları ballandıra ballandıra anlatmakta ve bu tür sahtekârların eline koz vermekteydi. İşte gözünü hırs ve kin bürüyen, güç zehirlenmesi yaşayan bu adam, tüm bu kitaplarda yazılanları ve halka vaazlarda anlatılanları usta bir şekilde kullandı; yandaşlarını bu yalanlara inandırmayı başardı; sorgulamayan ve körü körüne itaat eden bu adamları kötü emellerine alet etti. (Bu hain adamın eline böyle bir koz verenlerin ve milletin gafil avlanmasına neden olanların üstlendikleri vebalin ayrı bir yazının konusu olduğunu buradan hatırlatmakla iktifa ediyor ve köşe yazımıza devam ediyoruz.)

Bu bakımdan adı geçen örgütün temel felsefesinin yanlışlığını bir doktora teziyle ortaya koyan gerek şahsımın gerekse aynı cesareti gösteren samimi İlahiyatçıların bu gayretlerinin görmezlikten gelinmesi, “İlahiyatçıların bir şey yapmadığı” yalanının ortaya atılması üzüntü vericidir. Dolayısıyla söz konusu şahısların iddialarının temelsiz/ mesnetsiz olduğunun gösterilmesi ve çürütülmesi gerekir. Bu nedenle cesur, hasbî ve mert vatan evlatlarının onure edilmesi icap eder. Aksi takdirde ilerleyen yıllarda müstakbel İlahiyatçıların gerçekleri yazma ve söyleme cesaretini kendilerinde bulamaları asla söz konusu olamayacaktır.  

Benzer şekilde bu satırların yazarı darbeden beş ay önce (Mart 2016) Rağbet Yayınları tarafından basılan “doçentlik tezinde” de bu örgütün en çok kullandığı temel tezlerden bir diğerini teşkil eden “kutsal insan” algısının yanlışlığını, din adamlarını tanrılaştırmanın sakıncalarını, onların sözlerini tartışmasız emir telakki etmenin zararlarını, bir insanın kutsalı veya kutsallığı üretemeyeceğini, kutsalın kaynağının sadece Yüce Allah olduğunu, Allah’tan başka herhangi bir varlığa münezzehlik anlamında kutsallık atfetmenin ve onu “saygın, sorgulanamaz ve dokunulmaz” kabul etmenin kesinlikle yanlış olduğunu, böyle bir anlayışın insanoğlunu en büyük günah olan “şirke” götüreceğini delilleriyle ortaya koydu. (Bkz. Ahmet Emin Seyhan, Hadislerde Kutsiyet Atfedilen Fenomenlerin Dinî Değeri (Hacerülesved Örneği), Rağbet Yay., İstanbul 2016, s. 50, 51, 59, 61, 63, 65).

Görüldüğü üzere hem doktora hem de doçentlik çalışmasında böyle önemli konulara parmak basan birinin ve onun gibi sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen cesur İlahiyatçıların takdir edilmesi genç İlahiyatçılar için teşvik edici olacak ve onların ellerini istismarcılara karşı güçlendirecektir. Aksi takdirde İlahiyatçılar gelecek tepkilerden, sürgünlerden, itibarsızlaştırma girişimlerinden, pasif görevlere getirilmekten veya işten atılmaktan korktukları için susarak ulaştıkları hakikatleri gizleme yanlışına düşebileceklerdir.

Pek tabiîdir ki, bu özgürlükçü/ çok sesli ortamı hazırlamayanlar, bu tür istismarcı gruplara, hiziplere ve takımlara karşı tavır ortaya koyan Prof. Dr. Süleyman Ateş, Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu, Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar, Prof. Dr. Mehmet Okuyan, Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Musa Bağcı ve Prof. Dr. Ahmet Keleş gibi akademisyenleri ödüllendirmeyenler vebal altında kalacaklarını bilmelidirler. Zira sıradan meselelerde veya çok basit konularda ödül törenleri düzenlenip birtakım yazarlara, sanatçılara, artistlere, sporculara vs. ödüller verilirken, “sosyal bilimler alanında çalışan dürüst, ilkeli ve cesur İlahiyatçılara” üvey evlat muamelesi yapılması, yaptıkları önemli/ hayatî çalışmaların görmezlikten gelinmesi, üstelik suçlu ilan edilmeleri doğru değildir. Artık bu gerçeklerin fark edilmesi ve bu vahim hatadan derhal dönülmesi gerekir. Çünkü marifet iltifata tabidir. İltifat gösterilmeyen malın zayi olacağı, kalite tezlerin, çalışmaların, kitapların üretilmeyeceği, üretilen uyduruk/ kıytırık tezlerin de insanlara hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. Zira görünen köy kılavuz istemez. Uydurma rivâyetlerle dolu kitapların bu millete nelere mal olduğu ortadadır. Hâlâ bu gerçeği görmek istemeyenler ise kendilerini aldatmaktan zevk duyanlardan başkası değildir.

Sonuç olarak, bütün bu ve benzeri örgütlerle/ fırkalarla/ takımlarla/ hiziplerle/ gruplarla mücadelede başarılı olunmak isteniyorsa yıllar öncesinden hakikati haykıran İlahiyatçıların kaliteli çalışmalarının dikkate alınması, ulaşılan farklı fikirlerin topluma sunulması, bu tür yapılarla “zihnî planda mücadele eden ve haklı oldukları yakın zamanda yaşanan acı ama ibret verici olaylarla tescillenen onurlu İlahiyatçıların” dedikodularla yıpratılmaması, susturulmaması, tam aksine takdir edilmesi, desteklenmesi ve ödüllendirilmesi elzemdir. Bu yapıldığında samimi İlahiyatçıları itibarsızlaştırmaya yeltenenlere de hadleri bildirilmiş olacaktır. Bununla birlikte düşünce ve fikir özgürlüğü ortamı oluşturulmadığı takdirde kitman-i ilim yapanların (gerçeği gizleyenlerin) sayısının giderek artacağı da unutulmamalıdır. Çünkü mağdur edilmekten korkan insanlar susacak ve “susmak zorunda kalanları” suçlamanın da hiçbir anlamı olmayacaktır. Zira gerçekleri konuşanların veya yazanların başına türlü türlü belaların geldiği bir ortamda “düşünce ve fikir üretmek ve bunu açıkça ifade etmek” imkânsız hâle gelecektir. Dolayısıyla herkesin elini taşın altına koyması; merdiven altı din tüccarlarından gelecek tehditlerden korkmaması ve din ile aralarına mesafe koyanların tavırlarına aldırmaması gerekir. Bu ülkede yaşayan aklıselim sahibi kimselerin yapmaları gereken, “çok sesli ve özgürlükçü ortamı oluşturmak, farklı görüşlerin seslendirilmesine imkân/ zemin hazırlamak ve halkın bu düşüncelerden istifade etmesinin önünü açmak” olmalıdır. (02.02.2018)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                     

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi



Paylaş | | Yorum Yaz
93 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

Anlayış Kapasitesi ve Sefihlere Verilen İbretlik Bir Cevap - 17/02/2018
Anlayış Kapasitesi ve Sefihlere Verilen İbretlik Bir Cevap - 17/02/2018
Otoriteye İtaat ile Sivil İtaatsizliğin Belirlenmesinde Kur’ânî Ölçü - 14/02/2018
Kulluk ve İbadet Arasındaki Farkı Bilmeyen İslâm Âlimi Olamaz! - 26/01/2018
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Kurban Dokumanları
Namaz Kitapları
Aydın Gökçe Bey'e Teşekkür
Sitemize Vaaz Ansiklopedisi olarak eklediğim bölüm Aydın Gökçe'nin Almanya'da görevli iken çeşitli kaynaklardan yaptığı vaazları alfabetik sıraya almasıyla oluşmuştur. Kendisine teşekkür ediyorum.
Bu vaazlar ayrıca Dosyalar bölümünde de yer almaktadır. Vehbi Akşit
Vaaz Ansiklopedisi
VAİZLER KÜTÜPHANESİ
Kur'ani Site
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 5°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.74973.7647
Euro4.69354.7123
Saat